Bu Blogda Ara

24 Eylül 2019 Salı

Türkiye’nin Esas Kaybı!

TUIK in açıkladığı enflasyon rakamları ile ilgili bir makaleye rastladım. http://t24.com.tr/haber/tuik-enflasyonu-boyle-dusuruyormus,790589 . Burada değişik yöntemlerle rakamın düşük hesaplandığı ile ilgili iddialar var. Sonra başka veri var mı diye internette araştırma yaptım. Karşıma Prof. Steve Hanke nin bir tweeti https://twitter.com/steve_hanke/status/1081321877975519232
ve bu paylaşıma konu gazete haberleri çıktı.
Bu haberler, iddialar ve makaleler ile ilgili tarafların savunmaları ve söyleyecek sözleri mutlaka vardır. Herkes kendisi açısından savunmasını yapabilir.
Ama esas kırılma noktası şu: Türkiye’de insanların tercihi bir şeyleri tartışmak, iyileştirmek, daha güzele götürmek için çaba sarf etmek, doğruya birlikte gitmek şeklinde değil de ülkeyi terk etmek şeklinde tezahür ediyor. Bu terk edişle ilgili çok can acıtıcı onlarca makale ve veri çok yakın zamanlarda açıklandı ve açıklanmaya, yazılmaya devam ediyor. Bunlardan biri New York Times haberi http://www.paraanaliz.com/2019/ekonomi/new-york-times-turkiyeden-gocu-inceledi-yikim-oncesi-ulkelerde-gorulen-durum-29226/
diğeri de
Konu ile ilgili İTÜ de akademik çalışma yapılmış ( https://drive.google.com/file/d/1OkSni_IpZNAL5DTOG5mMwxq3qRLkBXIc/view)
Ve yüksek vasıflı eleman ihtiyacı olanlar da bu göçle ilgili sıkıntılarını dile getiriyorlar
Yani en zeki ve eğitimliler ile en başarılı iş adamları ülkeyi terk ediyor ve biz geride kalanlar bunu sadece seyrediyoruz. Bunlar aslında yüzlerce yıllık esas sermayemiz. Bugün düğmeye bassak yerine geri koyması 30–40 yıl. Borcumuz varmış; para bulunur ama ya bunlar ?
Sonra kendi kendime ülke olarak bu kayıp neden gözümüze gelmiyor diye düşündüm. Bu değerlerin kaybı memleket adına zulüm değil miydi?
Nurettin Topçu der ki:
“Zulmü nefretle karşılayıp onu her zaman suçlayanlar, zulme uğrayanlardır. Zulmü yapanla zulme uğrayanın dışında kalanlar, ellerine fırsat geçince kendilerinin de zulüm yapma heveslerini içlerinde taşıdıkları için, zulmün kullandığı kuvvete çok defa hayran olurlar.”
Bunların gitmemesini temin biz geride kalanların üzerine borç değil mi?
Neden üzerimize düşen bu burcu ödeyemiyoruz. TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik’in geçtiğimiz günlerde Aziz Nesin’den ödünç alarak dedi ki
“İnsan sadece söylediklerinden değil, sustuklarından da sorumludur”
yani bu değerler göçüp gidiyor biz susuyoruz.
Ama “Sorumluluklarımızdan kaçınabiliriz, ama kaçınmanın sonuçlarından kaçamayız”- J.C.Stamp.
Bu kadar göç aklıma İbni Haldun’u getirdi.
Bir toplumun çöküşünün belirtileri, İbn-i Haldun’a göre.
- Toplumda dayanışmanın yok olması
- Üretimin zayıflaması
- Fiyat ve vergilerin artması
- Liyakatin kaybolması
- Adaletsizliğin ve kayırmacılığın artması
- Umutların kırılması, karamsarlığın hâkim olması



Bu makale 5 Ocak 2019 da https://medium.com/@eakbas/türkiyenin-esas-kaybı-41b2e4561391 de yayınlanmıştır.









Bu Gidişat Nereye?

Ciğerimi en çok yakan konulardan biri ile başlayayım. Beyin göçü.Türkiye beyin göçü ile şimdi başlasa önümüzdeki 20–30 yıl geri döndüremeyeceği bir değeri kaybediyor. Hem de tam tersine beyin göçü için devlet kesenin ağzını açmış iken.
Halk olarak da günlük bile denemeyecek şeylere konsantre olmaktan bu gerçeği göremiyoruz ya da görebilecek olanlar zaten gitti.
Türkiye’den göç yüzde 42,5 arttı [1,2] ve artarak devam ediyor. Bunun ekonomik karşılığı ülkemizin ihracatından çok daha fazla. Sosyolojik ve prestij karşılığını varın siz ölçün.
Diğer bir konu da Erkin Şahinöz’ün makalesinde[3] belirttiği gibi Eldeki verilere bakınca; “betona yaslanmış”, “nitelik” değil “nicelik” üzerine yerleştirilmeye çalışılmış, “hukuk” ile “adalet” arasındaki bağı kopuk,temel özgürlüklere çoktan mühür vurulmuş bir paradigmanın iflas ettiğini görüyor insan. Tam da Ralph Keyes’in dediği gibi yalanların hesabı görülüyor, bedelini hakikat ödüyor. Söyledikleriniz ya da söyle(ye)medikleriniz bir süre sonra kimliğiniz olur. Bunun gözlemlendiği ve nabza göre şerbet verenler ile “gerçeği” söyleyebilmek için “doğru” zamanı kollayanların aydın olarak ortada olduğu toplumların gidişatı nereyedir acaba?
Vitrinde yer bulabilenlerin “ölülerin mezarda ne yaptığını” konuştuğu, yanlış olanı eleştirmemek, doğru olanı öne çıkarmamak şeklinde devam eden bir toplumsal ahlak toplumları nereye götürür?
Gidişat ile ilgili zaman zaman toplumun çeşitli kesimlerinden de uyarılar gelmekte. TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik’in geçtiğimiz günlerdeki “İnsan sadece söylediklerinden değil, sustuklarından da sorumludur” şeklindeki beyanı bunun kanıtı.[4]
Bu uyarıların devamı olarak usulünce ve dikkatli konuşan ekonomistlerden biri olan Mahfi Eğilmez yeni yılın ilk gününde 2019 ile tahminler paylaştı [5]. Rakamlar gidişatın iyi olmadığını söylüyor. Atilla Yeşilada seçim sonrası IMF ye muhtaç kalacağımızı [6] söylüyor. Bahçeşehir üniversitesinden Prof. Seyfettin Gürsel “Türkiye ekonomisi bilinmeyen denizlere dümen kırdı” [7] diyor. Erkin Şahinöz “Sel ile gelen, yel ile gider.” [8] diyor. Dünyanın en iyi 10 ekonomistinden biri olarak gösterilen ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Daron Acemoğlu da “negatif gidiş durdurulamaz” [9] ve “demokrasi olmazsa olmaz” [10] diyorken Türkiye demokrasi endeksinde geriliyor.
Benzer şekilde
Hukukun üstünlüğü endeksinde 113 te 101.
İnsani gelişmişlik endeksinde 189 ülke arasında 64.
İnsan sermayesi endeksinde 157 ülke arasında 53.
Yolsuzluk endeksinde 180 ülke arasında 81.
Makalelere atıf sayısında ise 239 ülke arasında 167.
BM, Türk ekonomisini dünyanın birinci sırada en kırılgan ekonomisi olarak ilan ediyor.
Küresel İş İdaresi Konseyine göre, Türkiye 2005 yılında dünyada yatırım yapılabilir 25 ülke içinde 13 sırada iken, son yıllarda bu 25 ülke içine giremedi.
Bütçe şeffaflığı sıralamasında , 102 ülke içinde 58 sıradayız. Yani Ortanın altındayız.
2018 yılı küresel rekabetçilik endeksinde 140 ülke arasında 61.
Küresel İnovasyon Endeksinde 126 ülke arasında 50.
PISA testinde 72 ülkede 15 yaşındaki 540 bin öğrenci arasında yapılan testin sonuçlarında Türkiye okuduğunu anlamada 50. sırada yer alırken matematikte 49, fende ise 52. olmuştu.
Türkiye, teknolojik gelişmişlik açısından 82 ülke baz alınarak yapılan araştırmada, 49’uncu olurken, inovasyon, Ar-Ge ve patent gibi konularda listeye giremediği görüldü. [12]
Peki bunlar olurken insanlar neden saatlik veya günlük gündemler dışındaki konulara ilgi göstermiyor. Bunun cevabını da Bülent Eczacıbaşı vermiş. “Sivil toplumun şu anda sessiz olmasının nedeni siyasî ortam. Bu ortamın değişmesini bekleyerek de pek bir şey olmayacak. Bu tür ortamlarda sivil toplumun etkili olabilmesi için daha net bir tavır koyup risk almaya değecek değerler aramak lâzım” [13]
Sanırım bunun bir sebebi de insanların din ile ahlak ilkelerini birbirlerinden ayırmış olmaları. Toplumumuz Hz. Ömer’in özel işini yaparken kendi mumunu yakması, “beytülmale el uzatılmaması”, Fatih’in yoksul bir kadın tarafından kadıya şikâyet edilip yargılattırılması gibi muhteşem bir ahlak ortamını yaşamak ve yaşatmak değil sadece anlatmak ve hikaye etmek istiyor. Bunları yaşamak istemiyor. Bunlarla böbürlenmek ama işine de bildiği veya nefsine hoş geldiği şekilde devam etmek istiyor. Dini de yaşayanlar sadece ritüel seviyesinde veya taklit seviyesinde yaşamakla yetiniyor.
İyiliği emir ve kötülükten nehiy vazifesi, müslümanlar üzerine bir farzdır.Ayrıca “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, İman, 78; Tirmizî Fiten. 1I- Nesaî iman 17 İbn Mâce, Fiten, 20). hadisi şerifi de bir kötülük görülürse ne yapılması gerektiğini söylüyor.
Herhangi bir yerdeki bir yanlışlığı görmezden gelmek ile hele bizden ise görmemek dine tamamen ters.
Son söz olarak da unutmayalım “Adalet Mülkün Temelidir” ve biz Hukukun üstünlüğü endeksinde 113 ülke arasında 101. yani sondan 12. sıradayız.
Refereanslar:
13-İşim Gücüm Budur Benim: İş İnsanının Yeni Sorumlulukları


Bu makale 2 Ocak 2019 da  https://medium.com/@eakbas/bu-gidişat-nereye-7b4df56b7095 de yayınlanmıştır.

Kendi Ayağımıza Sıktık

Toplum olarak kendi elimizle oluşturduğumuz yaşadığımız ortam,kültürün değişik sıralamalarına örnek olarak aşağıdaki veriler var.
Hukukun üstünlüğü endeksinde 113 te 101.
İnsani gelişmişlik endeksinde 189 ülke arasında 64.
İnsan sermayesi endeksinde 157 ülke arasında 53.
Yolsuzluk endeksinde 180 ülke arasında 81.
Makalelere atıf sayısında ise 239 ülke arasında 167.
BM, Türk ekonomisini dünyanın birinci sırada en kırılgan ekonomisi olarak ilan ediyor.
Küresel İş İdaresi Konseyine göre, Türkiye 2005 yılında dünyada yatırım yapılabilir 25 ülke içinde 13 sırada iken, son yıllarda bu 25 ülke içine giremedi.
Bütçe şeffaflığı sıralamasında , 102 ülke içinde 58 sıradayız. Yani Ortanın altındayız. [1]
Dünya Enerji Sıralamasında 44.
2018 yılı küresel rekabetçilik endeksinde 140 ülke arasında 61.
Küresel İnovasyon Endeksinde 126 ülke arasında 50.
PISA testinde 72 ülkede 15 yaşındaki 540 bin öğrenci arasında yapılan testin sonuçlarında Türkiye okuduğunu anlamada 50. sırada yer alırken matematikte 49, fende ise 52. olmuştu.
Türkiye, teknolojik gelişmişlik açısından 82 ülke baz alınarak yapılan araştırmada, 49’uncu olurken, inovasyon, Ar-Ge ve patent gibi konularda listeye giremediği görüldü. [2]
Ülkelerin araştırma geliştirme harcamaları, patent sayıları, bilgi-yoğun endüstrilerinin kapsamı gibi 80 gösterge üzerinden değerlendirildirmeye tabi tutulduğu listede geçen yıl birinci sırada yer alan İsviçre, bu yıl da liderliğini korudu. Türkiye ise geçen yıl 43. sırada bulunduğu listede 50. sırayı aldı. [3]
Türkiye, patent üretiminde her ne kadar ilk 25 içerisinde yer alsa da tıpkı dünya bilimine katkıda olduğu gibi, ilk 10 ülke dünya biliminin ve dünya patent sayısının yüzde 90’nını üretiyor!.. [4]


Yukarıdaki endekslere yenileri eklenebileceği gibi itiraz da edebiliriz. Mesela savunma sanayinde pek çok ürün ürettik diye. Ama demek ki elin oğlu daha fazla üretiyor ki sıraladığımız zaman bizi geçiyor. Onun için kıyas önemli. Kendimizi, kendimizin 30 yıl önceki hali ile kıyaslarsak kendimizi dev aynasında görebiliriz. Ama dünya ile kıyaslayınca durum yukarıdaki gibi.
Her şeyi siyasetten beklemek çok yanlış. Bu ortam oluşurken, ortama katkı verecek veya en azından yanlışa yanlış demeyecek şekilde ticaretine devam eden, işine gidip gelip maaşını alan, memuriyetine devam eden, yorumlarla bu ortamın oluşmasına katkı sunanlar olarak sonradan biz aslında böyle olmasını istemedik demek ne kadar samimi ve hatta ahlaki?
Erol Bilecik TUSİAD Başkanı; “İnsan sadece söylediklerinden değil, sustuklarından da sorumludur” diyor.
İyi ve kötü insana aynı değeri vermek doğru değildir, bu suretle birincisini iyilikten soğutur, ikincisini kötülük yolunda cesaretlendirirsin.//Hz. Ali
“İnsanlara öyle aldatıcı yıllar gelecek ki o yıllarda yalancılar tasdik edilecek, doğru söyleyenler ise yalanlanacak. Keza o yıllarda haine itimat edilecek, emin (güvenilir) kimseye hainsin denilecek.” İbni Mace, Fiten 24
Hatalı işlere karşı susmak yasaktır. O zaman konuşmak ibâdet sayılır.// Dr.Münir Derman (k.s.)
“Kimin eteğini öptünüz de ağzınız lezzet buldu?
Kimin ayağına kapandınız da başınız göğe erdi? Dudaklarınız tuzlu tuzlu çuhalara yapıştıkça şeker mi peyda oluyor?
Yüzünüz terli terli sahtiyanlara (kunduralara) dokundukça burnunuza mis kokusu mu geliyor?…” //Namık Kemal
Referanslar
4-http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/abbas-guclu/abd-ve-cin-in-patent-yarisi--2632765/

Bu makale 12 Aralık 2018 de https://medium.com/@eakbas/kendi-ayağımıza-sıktık-9b15675e279a de yayınlanmıştır

Neden Bilim Üretemiyoruz?

Düzen her şeyin temelidir. İlk önce takip ve taklit etmenin kısa vadeli getirisi hepimizi cezbediyor. Ayrıca acı gerçeklerle yüzleşmek yerine kaçmayı seviyoruz. Bilim ve teknolojide devrim için ya acı gerçeklerle yüzleşeceğiz, ya da tatlı yalanlarla tüketim dolayısı ile sömürge toplumu olacağız.
Maalesef ülkemizde karar verici kadroların çoğu milli fayda değil bireysel gelir mantığına sahip insanlardan tarafından doldurulmuş durumda. Türkiye’de çalışanları, başarılı insanları paçasından çekme geleneği yüksek. Ayrıca bir organizasyonun başında kabiliyetli gençleri veya üretken insanları yönetebilmek için en az o insanlar kadar kabiliyetli, en kabiliyetlisinin tepede yönetici olması lazım.
Tepede uyumsuz bir adam varsa, bütün kaliteli insanları tepeden kesiyor aşağıda kendisi gibi kabiliyetsiz kalitesiz adamlar kalıyor ve sistemler böyle çöküyor.
Milletçe ortak bir referansımız yok. Mesela Türkiye son 14 yıldır “Teknokent” kuruyor. Ama bu bina yapmaktan öteye geçemiyor. Elinde çekiçten başka aleti olmayana tüm meseleler “çivi” gibi görünürmüş. Hâlbuki özellikle insan odaklı tüm işlerde, adeta bir anayasa maddesi gibi benimsememiz gereken genel bir prensibimiz olmalı: binadan önce, eşyadan önce, her şeyden önce “insana” yatırım. Sadece bina ve bölge yapmakla hiçbir şey olmayacağını neden anlamak istemiyoruz acaba? Bu noktada herhangi bir sorgulama da yapmıyoruz. Bunlar kuruluyor ama ne ürettiler? Hangi amaca hizmet ediyorlar? gibi.
Sonuç odaklı çalışmayı milletçe sevmiyoruz. Uzun vadeli ve sonuç odaklı projeleri takip etmek bize uzun geliyor. Kısa vadeli işleri seviyoruz. Milletçe bir unutma eşiğimiz var. Bir proje belli bir süreyi geçerse hiç ilgilimizi çekmiyor, sorgulamıyoruz.
Kendimizi kandırmayı seviyoruz. Yurtdışından alıp monte ediyoruz adına biz ürettik diyoruz, üretim geliştirme yapıyoruz adına AR-GE diyoruz.
Kişisel olarak da global rekabeti sevmiyoruz. En eğitimli, en iyi üniversitelerden mezunumuz bile global bir firmada yönetici pozisyonu peşinde. Üretip rekabet edecek güvene sahip değiliz.
Türkiye’de bilimin gelişememesi sorununun ekonomik değil. Prof. Dr. Hotamışlıgil: “Türkiye’de bilimsel ekosistem oluşmuyor çünkü üniversite içinde bir hiyerarşinin parçası olarak çalışıyorlar.”
Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı gibi AR-GE ye kaynak bulmada bir sıkıntı yok, para bol.
TÜRKİYE’DE YARATICI SANAYİ YOK
Yurtdışında sanayi üniversitelerden çok daha ileridir. Önemli icatlar üniversitede değil sanayide icat edildi. Ama Türkiye’de yaratıcı bir sanayi yok.
Biz şimdiye kadar neyi kendimiz yaptık. Türk iş adamının özelliğidir; fuara gider bu Türkiye’de satar der, gelir burada yapmaya çalışır. Kendi fikri değildir bu. Bir başkası der ki ben bunu niye yapayım Çinliler yapıyor bunu, gider getiririm. Almanlar böyle değil mesela. Ben bunu yaparım ve yaptığımı en iyi yaparım diyor.
Türk yatırımcı, ben görmediğim işe para vermem diyor. İcatlar nasıl olacak o zaman?
Türkiye’de ilk 500 sanayi şirketinin sadece 12 si yüksek teknoloji ürünü üretebilmekte. İleri teknoloji ihracatımız 2.2 milyar dolar civarında
Toplum olarak da hem gelişmenin gereklerini yerine getirmiyoruz, hem de zora gelemiyoruz. Japonya’da trende, otobüste, her yerde bir şeyler okumaya çalışan insanlara rastlamak mümkündür
Japonya’da günlük olarak 1000 kişi için 550 gazete;
Türkiye’de 1000 kişi için -Yerel-ulusal dahil- 55 gazete yayınlanmaktadır.
Üç büyük Japon gazetesi, (Yonmiri, Asabi, Mainichi) <strong>16 milyondan fazla sabah baskısı yapmaktadır.
Aynı gazeteler bir o kadar da akşam baskısı yapmaktadır.
Ayrıca bizim yapamadıklarımızın yanında küresel sistemin kuralları da var.! Küresel sistemin üyesi olan ülkeler, küresel sistemin koyduğu kurallara uymak zorundadır. Sisteme yönetici olarak dahil olamaz bir de üstüne para alırsanız sisteme köle olursunuz. O zaman da, ancak onların keşfedip ürettiği uçak, taşıt, hızlı tren, nükleer santral, ilaç, bilgisayar, cep telefonu… gibi ürünlerden ithal edip bunlarla övünebilirsiniz. Paranız yoksa size borç da verirler. Ancak bu parayla 2. dünya savaşı sonrası Almanya ve Japonya gibi çadırda idare edip ‘bilim ve teknoloji merkezleri kuralım’ derseniz müsaade etmezler.
Sizin pazar olmaktan çıkıp pazarlar bulmanız için, güçlü ülke olmanız gerekir. Güç, narsizmle olmaz, narsizm hastalıktır. Güç, bilim ve teknoloji üretmekle olur. Bu ise çok güçlü milli irade ister. Bunları halka anlatırsanız ve halkta bu hedefe kitlenirse milli irade olur.
Ancak Milli iradenin bu hedefin gereklerini ve sonuçlarını da göze alması gerekir. Bu ise lüks ve israftan kaçınarak tasarrufları, bilim ve teknolojiye yatırmak demektir. Hastalık sektörüne saçtığımız paraları, sağlıklı bir toplum olarak tasarruf etmek demektir.
Nükleer enerjiden, cep telefonlarına, aşıdan ilaca kadar başkalarına hediye ettiğiniz milyar dolarları, üreteceğiniz bilim ve teknolojiye yatırmak demektir. Buna müsade ederler mi? Bu tarihi karar, bitmek bilmeyen sıkıntı ve acılara katlanmak demektir. Halbuki parasını küresel sisteme hediye ettiğiniz ithal uçak, hızlı tren ve 4 çeker ciplere binmek ise zevk ve sefa demektir.
Yerli araba dahil bunları üretmek için kafa yormak, ter dökmek, çile çekmek ise acı ve ızdırap demektir. Ülkemizin temel sorunu burada yatmaktadır; Acılarla yüzleşmek ve acılara katlanmak.
Bilim ve teknolojide devrim için ya acı gerçeklerle yüzleşeceğiz, ya da tatlı yalanlarla sömürge ve tüketim toplumu olacağız. [Kemal Yesilcimen]

Bu makale 10 Kasım 2018 de https://medium.com/@eakbas/neden-bilim-üretemiyoruz-40e51dc529eb de yayınlanmıştır.

26 Ağustos 2019 Pazartesi

Önce Alimler, Entelektüeller ve Münevverler

“Ümmetimden iki sınıf var ki, onlar salâha ererse insanlar da salâha erer: âmirler / yöneticiler ve fâkihler.”(Kenzu’l-ummal, 6/30), (İhya, 1/13)


Entelektüel, Edward Said'in ifadesiyle topluma yabancı, marjinal bir kişiliği temsil eder. Bu yabancılık ve marjinallik aslında geniş yığınları tutsak alan düşünce kalıplarına mesafeli olabilme anlamında bir seçkinlik olarak da ifadelendirilebilir. Gerçekten de entelektüel; yığınların inançlarına, kanaatlerine, düşüncelerine tabi olmamak anlamında seçkin bir insandır.

Toplumda cesur, adil, ahlaklı, uluslararası hukuka saygılı, insan haklarına en ziyade duyarlı, bulunduğu toplumda kabul gören insanlar, öne çıkanlar - münevverler, entelektüeller ve alimler- bitince, azalınca veya bozulunca toplum da bozulur.


Bir toplumun münevver, entelektüel ve alim olarak nitelediği insanlar bir konuyu değerlendirirken insan hakları, adalet, hukuk, toplumun gerçek faydası, gelecek nesillerin çıkarı gibi noktalardan değerlendirmekten kaçınabilir mi? Kaçınıyorsa niyeti nedir?

Bir toplumun münevver, entelektüel ve alim olarak nitelediği insanlar toplumdaki en önemli konuları değerlendirirken bunu global manada değerlendiremiyor veya bundan herhangi bir sebepten kaçınıyor ise, dünyanın ne dediğine , ne yorum yaptığına bakmayı akıl bile edemiyor veya bile isteye bu gerçeklerden, yorumlardan uzak duruyor ve ABD, İngiltere, Hollanda, Brezilya, Bosna Hersek, G.Afrika, Japonya, AIHM, BM gibi  dünyanın her çeşit dinine, eğitim durumuna, coğrafyasına, ekonomik seviyesine, kültürüne, hukuk sistemine, adalet anlayışına sahip toplulukların tamamının ortak fikrine ters fikre çanak tutuyorsa niyeti nedir? Yaşadığı topluma bir şey verebilir mi?

Bir toplumun münevver, entelektüel ve alim olarak nitelediği insanlar bir tweet atarken İngilizce tweet de savunduğu fikrin tam tersini de Türkçe attığı tweet de savunuyorsa niyeti nedir?


Herkesin her konuda hemfikir olması toplumlar için faydalı mıdır? Zararlı mıdır?



Entelektüel her zaman ya daha zayıf olanların, daha az temsil edilen, unutulan veya umursanmayanların ya da daha güçlü olanların yanında yer alma seçenekleriyle karşı karşıyadır.

Örnek vermek gerekirse: Tweeterde milyonlarca takipçisi olan, televizyonlarda fikrine danışılan, değişik mecralarda boy gösteren bir çevrecinin ABD, İngiltere, Hollanda, Finlandiya, Brezilya, Bosna Hersek, G.Afrika, Japonya,Almanya da siyasiler, kurumlar, halk ne düşünüyor diye merak etmez mi? Bu toplumlar çevreyi korumak için ne çeşit kanunlar çıkarıyor, önlemler alıyor ise onları kendi toplumunda uygun bir şekilde uygulamak istemez ve dile getirmez mi?  Dile getirdiklerinde ise güç ne der diye filtreler mi? Suya sabuna dokunmayanları mı dile getirir yoksa hepsini mi?

Başka bir örnek vermek gerekirse: Tweeterde milyonlarca takipçisi olan, televizyonlarda fikrine danışılan, değişik mecralarda boy gösteren ve profesyonel olarak adaleti yerine getirmeye çalışan bir avukat veya hukukçu aynı delil, doküman ve veriyle kendi ülkesindeki mahkemelerin verdiği karar ile ABD, İngiltere, Hollanda, Finlandiya, Brezilya, Bosna Hersek, G.Afrika, Japonya,Almanya, AIHM, BM nin verdiği karar tamamen zıt ise bunu merak etmez mi? Araştırmaz mı? Sorgulamaz mı? Yaymaz mı? Araştırdıklarını ise güç ne der diye filtreler mi? Suya sabuna dokunmayanları mı dile getirir, araştırır yoksa hepsini mi?

Adil olmak ile Kanuni olmak aynı şey değildir. Kanuni olmak GÜÇ ile alakalıdır adalet ile ilgili  değildir.  //Prof. Özgür Demirtaş

Yine örnek vermek gerekirse: Tweeterde milyonlarca takipçisi olan, televizyonlarda fikrine danışılan, değişik mecralarda boy gösteren bir ekonomist aynı verilere bakıp değerlendiren  ABD, İngiltere, Hollanda, Finlandiya, Brezilya, Bosna Hersek, G.Afrika, Japonya, Almanya ekonomistlerinin yorumlarını, çıktılarını dikkate alıp, ulusal gündeme taşır mı? Taşımaz mı?

Diğer bir örnek ise: Tweeterde milyonlarca takipçisi olan, televizyonlarda fikrine danışılan, değişik mecralarda boy gösteren, cilt cilt kitapları olan ilahiyatçılar İslamın temel prensipleri, peygamberimizin veda haccındaki emirleri değişik amalarla ayaklar altına alırken konuşmalı mı? Susmalı mı? Görmezden mi gelmeli? Veya desteklemeli mi?

Entelektüel mümkün olduğunca geniş bir halk kesimine seslenir (onları küçümsemez), bu kesim onun doğal muhatabıdır. Carey'nin dediği gibi, bir bütün olarak kitle toplumu değildir entelektüelin meselesi; kamuoyunu (bu yüzyılın başlarında allame Walter Lippman'ın tarif ettiği şekillerde) biçimlendiren, onu konformistleştiren, iktidardaki bir avuç çokbilmişe güvenmeye teşvik eden uzmanlar, eş-dost grupları, profesyoneller, düzen adamlarıdır. Düzenin adamları belli çıkarları gözetirler, oysa entelektüeller şovenist milliyetçiliği, şirketleşmiş düşünce müsveddelerini ve sınıfsal, ırksal ve cinsel imtiyazları sorgulayan kişiler olmalıdırlar. Çoğunlukla başkalarının gerçekliğini görmemizi engelleyen birer perde işlevi gören, yetiştiğimiz ortamın, sahip olduğumuz dilin ve milliyetin sağladığı ucuz kesinliklerin ötesine geçebilme riskini göze alabilmek demektir evrensellik. Aynı zamanda dış politika, toplumsal politika gibi meseleler söz konusu olduğunda insan davranışları için tek bir standart arama ve buna uyma çabası demektir. Sözgelimi bir düşmanın durup dururken bir şiddet eylemine girişmesini kınıyorsak, hükümetimiz kendisinden daha zayıf bir ülkeyi işgal ettiğinde de aynı şeyi yapabilmeliyiz. Hepimiz bir toplumda yaşıyoruz; kendi dili, geleneği ve tarihi olan bir milliyetin mensuplarıyız. Entelektüeller bu fiili durumların ne ölçüde kölesi, ne ölçüde düşmanıdırlar? Aynı şey entelektüellerin kurumlarla (akademi, mesleki örgüt) ve zamanımızda entelijansiyayı olağanüstü ölçüde kendi saflarına katan dünyevi iktidarlarla olan ilişkisi için de geçerlidir. Sonuç, Wilfred Owen'ın belirttiği gibi, "mürekkep yalamışların, tüm halkı bir kenara itip/devlete bağlılıklarını ilan etmeleri" olmuştur. Nitekim entelektüelin asli görevi bence bu tür baskılar karşısında görece bağımsızlığını koruma arayışına girmektir. Entelektüeli sürgün ve marjinal olarak, amatör olarak, iktidara karşı hakikati söylemeye çalışan biri olarak nitelememin nedeni de budur. //Edward SAİD

"Her kanuni olan helal değildir"

Edward SAİD’ e göre “eğer entelektüel kalabalık tarafından alkışlanıyorsa ihanet içindedir”.

Büyük mütefekkir Cemil Meriç’te bu durumu şöyle aktarırdı; “yığınların mahkûm ettiği entelektüel, gerçek entelektüeldir.”

"Sükut ikrardan gelir"

Kendi inanç ve fikir dünyamızdan örnek bir alim portresini örnek vermek gerekirse Ebu Hanife verilebilir.

Zamanın halifesi suçuna ortak etmek ve aldığı adaletsiz kararlara kalkan olarak kullanmak için ona makam teklif etti. Her emir Ebu Hanife’nin onayıyla yürürlüğe girecekti. Ebu Hanife bunu kabul etmedi ve hapiste her gün kırbaçlandı. [1,2]. Abbasiler döneminde halife peygamber efendimizin soyundan gelenleri (ehl-i beyt) tecrit etti ve onlara düşmanlık  yaptı, Ebû Hanife alenen halkı ehl-i beyt'e yardıma çağırdığı için hapsedildi ve yine her gün kırbaçlatıldı [1,2] .


Vefat ettiğinde ise "Halifenin gasbettiği hiçbir yere gömülmemesini" vasiyet etmiştir. [1,2]



"ALİM BOZULURSA ALEM BOZULUR"

Referanslar
1. https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/ebu-hanife-imam-i-azam
2. https://www.ihsansenocak.com/ebu-hanife/

26 Ağuston 2019 da https://medium.com/@eakbas/önce-alimler-entelektüeller-ve-münevverler-25e1a503cc9e de yayınlanmıştır.

4 Ağustos 2019 Pazar

Adalet, Ahlak ve Bilim Olmadan Hiç Bir Şey Olmaz

Dünyaya maddi ve manevi önder, yol gösterici olmak ve en önde olmak istiyorsak adalet, ahlak ve bilim konusunda en önde olmalıyız. Hz. Ömer'in dediği gibi "Adalet mülkün  temelidir."

Atatürk: “Adaletin olmadığı bir ülkede hiçbir şey yoktur!..”

Adaleti tesis edemeden devamını getirmemiz mümkün değil. Adaletin tesisi için ise toplumun
bunu istiyor ve içselleştirmiş olması gerekir. Bunun için insan olmak gerekir.

Alvarlı Muhammed Lütfi Efe: “Allah bizi insan ede…”

Ne kadar insan olabildiğimizi sürekli izleyebilmemiz için güzel bir kıstas var: Uğradığımız, yahut haberdar olduğumuz zülme karşı nasıl bir “ilk” duruş sergiliyoruz? Zulme karşı nasıl bir refleksler dizisine sahibiz? Ne kadar insanca, ne kadar beşerce tepki üretiyoruz? Zulme karşı duruşumuz, ne kadar “İnsan” olduğumuzun en açık göstergelerinden birisidir. //Prof. Dr. Sinan Canan

Yani gördüğümüz zulümleri amalarla görmezden geliyor veya haklı mı kılıyoruz?

İslam inancına sahip bir insanın adaletten, ahlaktan ayrılması, hele hele zulme karışması, hoş görmesi veya görmezden gelmesinin  önündeki en büyük engel, bizzat inandığı dinin kitabı olan Kuran-ı Kerim’deki açık emirlerdir. Kuran-ı Kerim bizlere her zaman adaletli olmayı, işi ehline vermeyi ve diğer insanlara “örnek” olmayı öğütler; hatta doğrudan emreder. Eğer bir Müslüman, bu emirlere aykırı hareket ettiği halde, bunu “inandığı dini korumak adına” yaptığını düşünüyorsa, burada ciddi bir kendini kandırma oyunu olduğu gayet açıktır.

Maide Sûresi’nin 8. Âyetinde Cenâb-ı Allah (cc) şöyle buyuruyor: ”Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

Ülkemizin hukukun üstünlüğü endeksinde 126 ülke arasında 109'uncu sırada olmasının [1] çok az bir kesim haricinde kimsenin ana gündem maddesi olmadığı, halkın yargıya olan güveninin yüzde 38 olmasının [2] adalet ile ilgili hiçbir çağrışım yapmaması, mahkemelerimizin bazı kararlarının ABD den Japonya'ya, G. Kore'den G. Afrika'ya, Bosna Hersek'den, Finlandiya ya kadar itibar görmüyor olması adaletle ilgili durum tespiti için yeterlidir sanıyorum.

Biz de eşine istakozu kamu parası ile ısmarlayanları ahlak olarak negatif değerlendirebilecek - ki bu inandığımızı söylediğimiz dinin gereğidir -  ve efendimizin "Sen annenin evinde otursaydın bu sana verilir miydi?" tartısına göre olayları değerlendirebilecek ahlaki yapıya sahip bir toplumu inşa etmeliyiz.

Vicdan hassastır, haksız ve hukuksuzluğa asla tahammül gösteremez. Kolay kolay susmaz, susturulamaz. Cemil Meriç’in dediği gibi ancak “menfaat konuşunca vicdan susar.”

 “İnsanlar tuhaftır! Fena bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa, mutlaka en evvel, vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar” der, H. Ziya Uşaklıgil ve vicdanlar susturulduğunda, dilsiz şeytan haline gelir insanoğlu.

Ahlak inandığımızı iddia ettiğimiz dinimizin de temelidir.

Müslüman bir ülkenin dünya yolsuzluk endeksinde 180 ülke arasında 81. sırada olması nasıl açıklanabilir? 


İslamilik Endeksi sıralamasında ilk 40'ta Müslüman ülke yok. Endeksin temel çalışma yöntemi, ülkeleri insan hakları, siyasi haklar, hukuksal ve idari konular, uluslararası ilişkiler gibi başlıklar altında Kur’an’ın önerdiği ahlaki ölçülere göre değerlendirmek. Halbuki, Müslümanlar için bugün islami olmayı tanımlayan esas unsurlar ritüellerdir yani tapınmadır. Yani en basitinden  eğer namaz kılıyorsa torpil yapmanın bir karşılığı yoktur. 

İlk emri oku olan bir dine inandığını iddia eden toplumumuz, Hz. Muhammedin  "İlim Çin' de de olsa alınız" emrine rağmen Küresel İnovasyon Endeksinde 2018 yılında 126 ülke arasında 50. sırada yer buluyor. Yine Makalelere atıf sayısında ise 239 ülke arasında 167. sıradayız.

Türkiye, teknolojik gelişmişlik açısından 82 ülke baz alınarak yapılan araştırmada, 49’uncu olurken, inovasyon, Ar-Ge ve patent gibi konularda listeye giremediği görüldü. [3]

PISA testinde 72 ülkede 15 yaşındaki 540 bin öğrenci arasında yapılan testin sonuçlarında Türkiye okuduğunu anlamada 50. sırada yer alırken matematikte 49, fende ise 52. olmuştu.

Yani yine oku ve ilmi Çin'de olsa da alın emrini görmezden gelip ritüellere dalmışız.
İnancımızı gerçekleyemiyor ve hayata yansıtamıyoruz. İnandık, iman ettik iddiamızı ispat edemiyor ve ritüellerin arkasına saklanıyoruz. 



Referanslar
1-https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-47415566
2-https://www.yenicaggazetesi.com.tr/cumhurbaskani-yardimcisi-oktay-halkin-yargiya-olan-guveni-yuzde-38-242719h.htm
3-http://ertugrulakbas.blogspot.com/2018/12/kendi-ayagmza-sktk.html


4 Ağustos 2019 da https://medium.com/@eakbas/adalet-ahlak-ve-bilim-olmadan-hiç-bir-şey-olmaz-e3ea084b49c2 de yayınlanmıştır.

30 Temmuz 2019 Salı

Türkiye'nin İhtiyacı

Türkiye en hızlı bir şekilde dünya standartlarının üstüne çıkamazsa daha da büyük bir hızla gerilemeye devam eder.

Bu standartlara çıkmak için de herkesin düşmanı için bile dünya standartlarında adalet istemesi ve bunun için çaba göstermesi en başta gelen ihtiyaçtır. Hz.Ömer'in dediği gibi "Adalet mülkün temelidir". İnsanların bugün yaptıkları gibi "benim mahalleme dokunmazlarsa bana ne!" yaklaşımı
Hz. Ömer in dediği "Adalet mülkün temelidir" gerçeğini paramparça eden ve mülkü yıkan bir yaklaşımdır.   Bana adalet lazım ama benden olmayana her şey mubah anlayışı bütün bir toplumu en dibe götürecek bir anlayış ve insana yakışmayacak bir davranıştır.
Sonraki acil ihtiyaç toplum olarak Türkiye'yi 126 ülke arasında 109'uncu sırada olduğu dünya hukukun üstünlüğü endeksinde[1] en üst sıralara  çok acil ve en hızlı bir şekilde çıkarmak.
Adalet en önemli ihtiyaçtır.

Devletin dini ADALETTİR Hz. Ali

Yapılacak acil işlerden diğeri ise  beyin göçünü hemen durdurmaktır[2,3].
Bu listeyi eğitim, AR-GE, adil rekabet, iş ahlakı ile genişletmek gerekir.

"Allah, sizden birinizin yaptığı işi ilim ve hikmet ölçüleri içerisinde sağlam  ve iyi yapmasından hoşnut olur."(Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 1/275; Beyhakî, Şu’abü’l-Îmân, IV/334)

Bütün bunların sonucunda en önemli hazine olan, petrol ve altından kat ve kat değerli olan  yüksek kaliteli insan potansiyeli geliştirip bu insanları vatanımızda tutamazsak uluslar arası rekabetin ana dinamiği olan AR-GE de hep yerimizde sayarız.






Referenslar
1-https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-47415566
2-https://medium.com/@eakbas/türkiyenin-esas-kaybı-41b2e4561391
3-https://medium.com/@eakbas/bu-gidişat-nereye-7b4df56b7095

30 Temmuz 2019 da
https://medium.com/@eakbas/türkiyenin-i̇htiyacı-b72e05ea2312 de yayınlanmıştır.