Bu Blogda Ara

1 Şubat 2025 Cumartesi

Toplumsal Çürüme Üzerine Karalamalar

Bir toplum kötülük toplumu olmuşsa içinde iyileri, doğru yolu gösterenleri ya barındırmaz, ya da hapse atmadan, malına mülküne zarar vermeden, onu zor duruma düşürmeden tutmaz. Nereden mi biliyorum? Kur'an-ı Kerim söylüyor. Hûd Suresi'nin 78-79. ayetlerinde, Hz. Lut’un kavminin  “Ey Lut! Eğer bu işe son vermezsen, mutlaka kovulacaklardan olacaksın!” dediği gibi kötülükleri eleştirenlere karşı, onları kovmak, hapse atmak, hatta öldürmek yolunu seçerler. 

Kötülük toplumu nedir ne nasıl oluyor ile ilgili iki video paylaşacağım





Bununla ilgili emir de var. “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki bu imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, Îmân 78. Ayrıca bk. Tirmizî, Fiten 11; Nesâî, Îmân 17)

Bu emre uymak toplum dinamikleri açısından olmazsa olmaz ama kötülük o kadar yol almış ki, insanlar kötülükleri düzeltmeye çalışırken veya eleştirirken de kötülükten yana olabiliyor. Bu nasıl derseniz ona ada Noam Chomsky cevap versin.  Noam Chomsky  diyor ki “İnsanları etkisiz ve itaatkar kılmanın kurnaz yolu, farklı görüşlere sınırlı miktarda tolerans göstermekten geçer. Ancak bir yandan da bu sınırlandırılmış alandaki tartışmaları sürekli canlı tutmak gerekir.” yani eleştiriyorsan da sınırını bil. Kendine zarar vermeyecek kadar eleştirme hakkı tanıdım ama benim sınırımı aşma.

İnsanların Çoğu Susmaktan Helak Oldu

İslam, bireysel ve toplumsal adaletin tesis edilmesi için çok ciddi ilkeler ve tavsiyeler sunar. İnsanların doğruyu söylemesi, zalim karşısında susmaması, kötülüğe karşı dik durması gerektiği gibi öğretiler, İslam ahlakının temel taşlarındandır. Bu değerler, sadece kişinin kendisi için değil, toplum için de büyük önem taşır. Günümüzde kötülük her yerde ve güçlü. Genelde bilgisizlik sözleşmesi yani insanların Yahudiler yakılırken Alman halkının bildiği halede görmezden geldiği veya KHK ile yüzbinlerce insan işten atılırken Türk halkının görmezden geldiği gibi görmezden gelmeyi seçer. Eğer görmezden gelmiyorsan Noam Chomsky'nin dediği gibi “İnsanları etkisiz ve itaatkar kılmanın kurnaz yolu, farklı görüşlere sınırlı miktarda tolerans göstermekten geçer. Ancak bir yandan da bu sınırlandırılmış alandaki tartışmaları sürekli canlı tutmak gerekir.” yani eleştiriyorsan da sınırını bil. Sınırını da bilmiyorsa ya satın alınırsın ya da Hûd Suresi'nin 78-79. ayetlerinde, Hz. Lut’un kavminin  “Ey Lut! Eğer bu işe son vermezsen, mutlaka kovulacaklardan olacaksın!” dediği gibi kötülükleri eleştirenlere karşı, onları kovmak, hapse atmak, hatta öldürmek yolunu seçerler. Bu da insanların pek çoğunu en azından susmaya iter

İslam, susanları dilsiz şeytanlar olarak tanımlar. Zulme karşı susmak, pasif bir eylemsizlik değildir; susmak, aktif bir kötülüğün desteklenmesidir. Eğer susuyorsanız, demek ki zulme onay veriyorsunuzdur. O suskunluğunuz, zalimin güç kazanmasına, adaletin kaybolmasına, bir toplumun çürümesine yol açar. Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurmuştur: "Kim bir kötülük görürse, onu eliyle engellesin. Eğer buna gücü yetmezse, diliyle engellesin. Eğer buna da gücü yetmezse, kalbiyle buğz etsin, bu imanın en düşük derecesidir." İnsan, kötülüğü görüp susmakla, sadece kötülüğün bir parçası haline gelir. Çünkü zulme rıza, zulümle ortak olmak demektir. Rıza gösterdiğinizde, kötülükleri onaylamış, hatta desteklemiş olursunuz.

Zülme rıza göstermek, o zulmün bir parçası olmanız demektir. Bu, sadece sessiz kalmakla değil, aynı zamanda o zulmü dolaylı olarak beslemekle eşdeğerdir. Bir toplumda zulüm baş gösterdiğinde, sustuğunuz her an, o zulmü pekiştiren bir eylemde bulunmuş olursunuz. Herkesin sustuğu, kötülüğü görmezden geldiği bir toplum, sadece zaman içinde değil, ahlaki olarak da helak olur. İslam’ın öğrettikleri, bireylerin, toplumsal yapının, bir arada yaşamanın gereği olarak kötülüğe karşı tavır almayı, zalime karşı susmamayı, doğruluktan ve adaletten ayrılmamayı emreder.

Zulme karşı durmak, sadece imanın bir gerekliliği değil, bir insanın insanlık görevidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bize her durumda doğruyu söylemeyi, adaletten yana olmayı öğretmiştir. Kötülük karşısında susmak, ruhsal bir çöküş, bir teslimiyet demektir. İslam, kötülükle mücadele etmenin, doğruyu söylemenin ve adaleti savunmanın imanın bir parçası olduğunu vurgular. Bu dünyada, zulmü görüp sessiz kalan, ahirette de vicdanıyle hesap verecektir.

İnsanların çoğu susmaktan helak olmuştur çünkü susmak, her zaman en kolay yol gibi görünür. Ama unutulmamalıdır ki, susmak, sadece bir kaçış değil, bir kabuldür. Zulme rıza göstermek, o zulme katılmaktır. Ve katılmak, her zaman büyüyen bir kötülüğe hizmet etmektir. Adaletin ve doğruluğun yanında durmak, her zaman zor ama doğru olan yoldur.

26 Ocak 2025 Pazar

Çürümüşlük ve Diriliş: Türkiye’nin Toplumsal Muhasebesi ve Yeniden İnşa Yolu

Türkiye'nin durumunu kendimce şöyle özetleyelim. Dünyanın en prestijli akademik organizasyonunda kendi geliştirdiğimiz ve ticari bir ürün olan #Surelog #SIEM ile ilgili makale yayınlıyorum.

Bu ilk değil. Türkiye'de ikinci bir örneği yok ama sıradan satışçılar kadar ilgi çekmiyor çünkü A dan Z ye gördüğüm bütün kötülükleri eleştiriyorum.

Sadece zararsız olanları değil, toplum, siyaset ve benzeri eleştirilmesini istemediği şeyler de dahil. Ama Türkiye’de başarı, eleştirileriniz kadar konuşulmaz.

Gördüğüm kötülüklerin yalnızca zararsız olanlarını değil, topluma, siyasete ve kutsal sayılan değerlere dokunanlarını da dile getirdiğimde, bir duvarla karşılaşıyorum. Hukuk, adalet, ahlak, eğitim... Her alanda dibe vurmuş bir ülke görüyoruz. Uluslararası endekslerdeki yerimiz, dünyanın en alt sıralarına geriliyor. Yolsuzluk diz boyu, yüz binlerce insana terörist damgası vuruluyor, Gazze'yi destekliyoruz derken İsrail' e savaş malzemesi, askerlere gıda ve elbise satılıyor, Uygurlar yardım beklerken sınır dışı ediliyor. Bundan 20 yıl önce başörtümüzü çıkardılar diyenlerin bugün başörtülü kadınları sokak ortasında dövdüğünü izliyoruz. Bebeklerin öldüğü, adaletin sustuğu, herkesin şikâyet ettiği bir düzen... Ancak herkes aynı zamanda bu düzenin çürümüşlüğünü kendi menfaatleri için kullanmaya çalışıyor.

Bu bir toplumsal çürüme. Tıpkı Doç. Dr. Zeliha Bürtek’in dediği gibi, sosyal çürümüşlük. Yaşar Nuri Öztürk’ün "Barabbas toplumu" dediği toplum... O toplum ki, Kur’an-ı Kerim’de Lut kavmiyle anlatılır. Hûd Suresi'nin 78-79. ayetlerinde, Hz. Lut’un kavmi şöyle der: “Ey Lut! Eğer bu işe son vermezsen, mutlaka kovulacaklardan olacaksın!” Kötülükleri eleştirenlere karşı, onları susturmaktan başka bir çare bulamazlar. Çünkü Lut kavmi gibi, iffetli bir yaşam sürenlerin ve doğruyu söyleyenlerin varlığı, onların kendi yanlışlarını görmelerine neden olur. Ve bu rahatsızlık, susturma tehdidini beraberinde getirir.

Bu çürümüşlüğün içinde, Noam Chomsky’nin dediği o “kurnaz yöntem” işlemekte: İnsanları etkisiz ve itaatkâr kılmanın yolu, farklı görüşlere sınırlı miktarda tolerans göstermekten geçer. Ancak bu tolerans, sınırlandırılmış bir alanın dışına taştığında, tehdit olarak algılanır. Değişim ve ilerlemenin ruhu ise, toplumu rahatsız etmekten geçer. Nurettin Topçu’nun dediği gibi, isyanı olmayanın ahlâkı olmaz. Ama isyan, vicdanın sesiyle yükseldiğinde anlam kazanır. Yoksa Acar Baltaş’ın işaret ettiği gibi, hile yapanı görenin onu taklit ettiği, herkesin kendi çıkarı için düzenin yozlaşmasına göz yumduğu bir sosyal norm yaratılır.

Kemal Tahir’in o çarpıcı sözleri burada anlam kazanır: “Ahlak düzeni sağlam olmayan ve soyguncularıyla başa çıkamayan bir toplum, - ruhundaki barbarlık duygusunun baskısıyla- soyguncularına hayranlık duyar.”

Bugün yaşadığımız tam da budur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin binlerce kararını görmezden gelenler, bir gün kendileri aynı adaletsizliğe uğradığında o mahkemenin kapısına dayanır. 

Çifte standart, hem bireysel hem de toplumsal bir zaaf haline gelmiştir.

Bu düzenin karşısında susanlara, Kur’an’ın Nisâ Suresi 97. Ayeti’ni hatırlatmak gerek: “Allah’ın arzı, sizin kötülük diyarını terk etmenize yetecek kadar geniş değil miydi?” Sessiz kalmak, sistemin bir parçası olmaktır. Marcus Aurelius’un dediği gibi, hiçbir şey yapmayarak da adaletsizlik yapabilirsiniz. Bu yüzden, susmak bir seçenek değildir. Değişim rahatsızlık yaratır, evet. Ama rahatsızlık, hakikatin tohumudur.

Ve hakikati susturamazlar. Çünkü tarihin her döneminde, susturulmaya çalışılan sesler bir gün halkın vicdanı olmuştur.

Toplumun Hukuk ve Adalet Reformunu sözde değil özde belirlemesi ve burada uluslararası bir çıpayı baz alması güzel bir başlangıç olabilir. Hukukun Üstünlüğü Endeksinde ilk 10'a girmek ilk hedef olmalı mesela.

Finlandiya örneğini 100 yıl önce Atatürk eğitim sistemine uygulamaya çalışmış ama başarılı olmamış. Ciddi ve yine sözde değil özde bir Eğitim Reformu gerekli.

Sanırım en zor olan da Toplumsal Ahlak ve Yozlaşma ile Mücadele, Çifte Standartların Aşılması, Medya ve Bilgi Akışında Şeffaflık ve Sivil Toplumun Güçlendirilmesi çünkü

bunlar için daha derinlere inmek ve yüzlerce yıldır unutulmuş değerlerin tekrar gün yüzüne çıkarılması gerekecek. Hemen olmayacak, sabır gerecek ve bu bizi zorlayacak. Kendi şahsi çıkarlarımızdan feragat gerekecek bunun ne kadar zor olduğu ortada ama başarmamız gerek.

19 Ekim 2024 Cumartesi

Bu Topraklar: Coğrafya Kaderdir

 Uzun zamandır rüşvetin, yolsuzluğun, adam kayırmanın ve işin ehline verilmemesinin bu topraklarda bir piyango gibi görüldüğüne tanık oluyoruz. Çetin Altan, bunu yıllar önce söylediğinde belki bu kadar yaygın değildi, ama ruhu belliydi. Halk, rüşveti artık bir suç değil, “şans” olarak görmeye başladı.

“Bana da çıkar” umuduyla bekleyenlerin sessizliği, aslında kötülüğün kök salmasına en büyük katkıyı sağladı. Adaleti değil, adaletsizlikten pay almayı umar hale geldiler. Yolsuzluk, bu sistemin yağlı çarkı. Çarkın içine girersen yağlanırsın, dışarıda kalırsan şikâyet edersin. Aslında herkes bir şekilde o çarkın içinde yer almayı bekliyor, sadece sırası gelmeyenler beklemekte.

Her gün duyduğumuz kötülük, ahlaksızlık, suç, artık kimseyi şaşırtmıyor. Şaşırma yetimizi kaybettik. Murat Ağırel’in yazdığı son olay, bu yozlaşmış düzenin geldiği noktayı gösteriyor: Bir hâkim, mahkemenin emanetindeki uyuşturucuyu alıyor, başsavcı vekili ve başka bir hâkimle adliyede âlem yapıyor, ardından cinsel ilişkiye giriyorlar. Ve asıl skandal şu ki, bu olayları soruşturması gereken başsavcı bir uyuşturucu baronu çıkıyor.

Bununla da bitmiyor. Para için özel hastanelerde yeni doğmuş bebeklerin öldürüldüğü haberleri... Bu kadar ahlaksızlık nasıl normalleşir? Sebebi çok eski ve köklü bir zihniyette saklı. Çetin Altan 2015 yılında Çınar Oskay’a verdiği röportajda bu zihniyeti özetlemişti: “Yolsuzluğu piyango gibi görüyorlar. 'Bana da çıkar' diyorlar. Yolsuzluğun bitmesini istemiyorlar, çünkü yolsuzluktan pay almak istiyorlar.”

Bu ülkede görünürde herkes rüşvetten şikâyet eder, ama gerçek şudur: Çoğu insan, rüşvetin varlığından değil, kendisinin pay alamamış olmasından şikâyetçidir. Hatta bazen şikâyet edenler bile bu çarkın bir parçasıdır. Gösteriş olsun diye karşı çıkıyor gibi yaparlar, ama fırsatını bulduklarında o çarkın içinde kaybolurlar. Acar Baltaş bunu çok güzel anlatır: “Rüşveti eleştirirler, ama aslında esas dertleri, rüşvet çarkına dahil olamamalarından kaynaklanır.”

Bazı insanlar sistemi eleştirir, ama aslında tıpkı Martin Niemöller’in dediği gibi, tehlike onlara ulaşana kadar susarlar:

“Naziler komünistler için geldiğinde sesimi çıkarmadım; çünkü komünist değildim.
Sosyal demokratları içeri tıktıklarında sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim.
Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey söylemedim; çünkü sendikacı değildim.
Sonra Yahudiler için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim.
Benim için geldiklerinde, sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”

Bir başka grup ise Noam Chomsky'nin tarif ettiği o sinsi oyunun içindedir:

“İnsanları etkisiz ve itaatkâr kılmanın kurnaz yolu, farklı görüşlere sınırlı bir tolerans göstermekten geçer. Ama bu alan içinde tartışmalar sürekli canlı tutulur ki insanlar kendilerini özgür sanıp aslında sistemin sınırları içinde kalırlar.”

Gerçekleri söylemenin ve doğruluktan şaşmamanın bedelini ise Arman Kırım, “Mor İneğin Akıllısı” kitabında şöyle anlatır:

“Ne zaman konferanslarımda belli tehlikelere işaret etsem, moral bozmakla itham edildim. Bu deneyimlerim sonunda şunu öğrendim: Eğer bu ülkede insanları etkileyen bir konuşmacı olmak istiyorsanız, zinhar gerçeklere değinmeyeceksiniz; sadece ve sadece onların duymak istedikleri güzel şeyleri söyleyeceksiniz. Onların stratejilerini doğrulayacak, ne kadar akıllı işler yapmakta olduklarını onaylayacaksınız.”

İşte bu yüzden Muhsin Yazıcıoğlu’nun yaşadığı anekdot, Türkiye’nin gerçeğini özetler:

“Bir gün birileri bana dedi ki: Başkanım, insanlar sizin dürüstlüğünüzden bahsediyor, ama sonunda ‘Bu kadar dürüst biri iktidar olamaz’ diyorlar.”

Dürüstlük, çıkarlarla örülmüş bir düzende tehlikeli sayılır. Çünkü dürüst biri, çıkar hesaplarının en büyük düşmanıdır. Bu yüzden de kimse dürüst birini iktidarda görmek istemez.

Ben, son on yılda yüzlerce yazı, binlerce paylaşım ve hukuki girişimle haksızlıkların peşine düştüm. İnsanlara adaleti, ahlakı ve vicdanı hatırlatmaya çalıştım. Ama sonunda ne oldu? Düşman kazandım. Gerçekleri söylediğinde, sistemi eleştirdiğinde, seni kucaklamazlar. Seni dışlarlar, yalnız bırakırlar.

Acar Baltaş’ın dediği gibi, sistemi eleştirmek değil, sistemden pay kapmak asıl amaç olmalıydı belki. Ama bana uymazdı. Ben, kendimi bu çarka yakıştıramam.

Kemal Tahir’in şu sözünü unutmamak gerek:

“Ahlak düzeni sağlam olmayan ve soyguncularıyla başa çıkamayan bir toplum, ruhundaki barbarlık duygusunun baskısıyla soyguncularına hayranlık duyar.”

Marcus Aurelius ise şöyle der:

“Hiçbir şey yapmayarak da adaletsizlik yapabilirsiniz.”

Adaletsizliğin kol gezdiği bir yerde sessiz kalmak, bir tercih meselesidir. Ama ben susmamayı tercih ettim. Evet, bedeli ağır oldu. Düşmanlarım çoğaldı, yalnız kaldım. Ama doğru bildiğin yoldan dönmek, o yalnızlıktan daha ağır bir bedeldir.

Herkesin sessiz kaldığı bir dünyada, tek başına haykırmak bazen insanın en büyük zaferi olur.

Bana Uymazdı Zaten

Uzun zamandır rüşvetin bu topraklarda bir piyango gibi görüldüğüne tanık oluyoruz. Çetin Altan, bunu yıllar önce söylediğinde belki bu kadar yaygın değildi, ama ruhu belliydi. Halk çalmayı suç değil, “şans” olarak görür hale geldi. “Bana da çıkar” diye bekleyenlerin sessizliği, aslında suçun kök salmasına en büyük katkıyı sağladı. İnsanlar adaleti değil, adaletsizlikten pay kapmayı umut ediyor. Yolsuzluk, sistemin yağlı çarkı; içinde yer bulursan yağlanırsın, bulamazsan şikâyet edersin. Aslında herkes çarkın içindedir, sadece zamanı gelmemiş olanlar sıradadır.

Her gün kötülüğe, suça, ahlaksızlığa öyle hızla alışıyoruz ki şaşırma yetimizi kaybettik. Duyduğumuz onca hikâye, buzdağının yalnızca görünen kısmı. Düşünsene; en son Murat Ağırel’in yazdığı olay, artık hayal sınırlarını bile zorlar cinsten. Bir hâkim mahkeme emanetindeki uyuşturucuyu alıp başsavcı vekili ve bir başka hâkimle adliyede âlem yapıyor, ardından cinsel ilişkiye giriyorlar. Üstelik, bu skandalı soruşturması gereken başsavcı meğer uyuşturucu baronuymuş.

Ve daha beteri, para için özel hastanelerde yeni doğmuş bebeklerin öldürüldüğü haberleri... Peki, bütün bunların sebebi ne? Bu soru önemli. Çünkü halkın adaletten, doğruluktan uzaklaşmasının ve kötülüğü normalleştirmesinin ardındaki zihniyet, çok eski bir gelenek.

Çetin Altan, 2015’te Çınar Oskay’a verdiği bir röportajda bunu özetledi: “Yolsuzluğu piyango gibi görüyorlar. 'Bana da çıkar' diyorlar. Yolsuzluğun bitmesini istemiyorlar, çünkü yolsuzluktan pay almak istiyorlar.”

Bu ülkede herkes rüşvetten şikâyet eder, ama işin gerçeği şudur: Çoğu insan, rüşvetin varlığından değil, kendisinin pay alamamış olmasından şikâyetçidir. Bunu Prof. Dr. Acar Baltaş'ın tespiti çok güzel özetliyor: “Rüşveti eleştirirler, ama aslında esas dertleri, rüşvet çarkına dahil olamamalarından kaynaklanır.”

Bu yüzden dürüstlüğün başa bela olduğunu hepimiz biliriz. Muhsin Yazıcıoğlu’nun anlattığı anekdot, Türkiye’nin gerçeğini gösterir: “Bir gün birileri bana dedi ki: Başkanım, insanlar sizin dürüstlüğünüzden bahsediyor, ama sonunda ‘Bu kadar dürüst biri iktidar olamaz’ diyorlar.” İşte mesele budur. Bu kadar dürüstsen iktidar olamazsın, çünkü herkes seni kuşku ve korkuyla izler. Dürüstlük, çıkar hesaplarıyla yönetilen bir düzende, insanların gözünde tehlikedir.

Ben, son on yılda yüzlerce yazıyla, binlerce paylaşım ve hukuki girişimle haksızlıkların peşine düştüm. İnsanlara adaleti, ahlakı ve vicdanı hatırlatmaya çalıştım. Ama sonunda ne oldu? Düşman kazandım. Gerçekleri söylediğinde, sistemi eleştirdiğinde, seni kucaklamazlar. Seni dışlarlar, seni yalnız bırakırlar.

Acar Baltaş’ın dediği gibi, sistemi eleştirmek değil, sistemden pay kapmak asıl amaç olmalıydı belki. Ama bana uymazdı. Ben, kendimi bu çarka yakıştıramam.

Adaletsizliğin kol gezdiği bir yerde, sessiz kalmak bir tercihtir. Ama ben susmamayı tercih ettim. Evet, bedeli ağır oldu. Düşmanlarım çoğaldı, yalnız kaldım. Ama doğru bildiğin yoldan dönmek, o yalnızlıktan daha ağır bir bedeldir.

Herkesin sessiz kaldığı bir dünyada, tek başına haykırmak bazen insanın en büyük zaferi olur.

3 Ekim 2024 Perşembe

Sessizlik ve Normalleşme

Türk toplumu, Dünya Ekümenik Kiliseler Konseyi Başkanı Martin Niemöller’in meşhur sözlerini hatırlamalı:

"Naziler komünistler için geldiğinde sesimi çıkarmadım; çünkü komünist değildim. Sosyal demokratları içeri tıktıklarında sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey söylemedim; çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudiler için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim. Benim için geldiklerinde, sesini çıkaracak kimse kalmamıştı."

Biz de “onlardan değilim” diyerek görmezden gele gele ve olanları normalleştirerek bugüne geldik. İnsanlar bunu ya maddi ya da manevi çıkar için yaptı, ya da Apartheid rejimi sırasında 20.000'den fazla insanın öldüğü ve yüz binlercesinin gözaltına alındığı Güney Afrika'da, milyonlarca sıradan beyaz Güney Afrikalı gibi, sisteme karşı çıkmaktansa sessiz kalarak yaptı. Sessiz kalanlar, bu düzenin bir parçası olmayı seçtiler.

Gelinen noktada, Türkiye’nin durumu ortada:

  • 2014 yılında Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde 59. sıradaydık, 2023 yılında ise 148. sıraya düştük.
  • Yolsuzluk Algı Endeksi'nde 2013’te 53. sıradayken, 2023’te 115. sıraya indik.
  • Küresel Rekabetçilik Endeksi'nde 2013-2014 yıllarında 44. sıradayken, 2023’te 81. sıradayız.
  • IMF raporuna göre, 10 sene önce dünya ortalamasından kişi başı 1500 dolar daha fazla gelir seviyesindeyken, şimdi 500 dolar geriye düştük.
  • Dünya enflasyon sıralamasında ise Arjantin ve Venezuela’nın ardından dünyada en yüksek 3. enflasyona sahip ülkeyiz (resmi rakamlara göre %61.78). Hissedilen enflasyonu siz düşünün.

Tüm bu rakamlar, liyakatin yerine torpil, rüşvet ve adam kayırmacılığın geçtiği bir sistemin topluma nasıl yayıldığını gösteriyor. Rüşvetin ve yolsuzluğun normalleşmesi, hukuk ve adaletin en arka sıralarda yer aldığı bir toplumda yaşıyoruz.

Peki, muhalif olduğunu söyleyenler? Gerçekten sorunun kaynağı olan bu düzene mi karşı çıktılar, yoksa Noam Chomsky'nin dediği gibi:

"İnsanları etkisiz ve itaatkar kılmanın kurnaz yolu, farklı görüşlere sınırlı miktarda tolerans göstermekten geçer. Ancak bir yandan da bu sınırlandırılmış alandaki tartışmaları sürekli canlı tutmak gerekir."

Chomsky’nin tarif ettiği bu sınır içinde kalmayı mı tercih ettiler? Naziler komünistler için geldiğinde "komünist değilim" demek gibi, ya da sosyal demokratlar içeri tıkıldığında "sosyal demokrat değilim" diyerek, gerçek sorunları görmezden geldiler mi? Merkez bankası faizlerini, KGF kararlarını, özelleştirmeleri tartışmakla yetinenler, kendi patronlarının şirketlerinin vergi silinmesi gibi hukuktan ve adaletten yoksun, toplumsal barışı bozacak meseleleri dile getirmediler. Bu konulara hiç değinmeyip, yokmuş gibi davrandılar.

Gerçekten problemin kaynağına dokunan tartışmalar, makaleler ve videolar yapmak ciddi bir maliyet taşır. Özellikle günümüzde, sosyal medyanın her şeyin önünde olduğu bir çağda, bu tür görüşleri YouTube, LinkedIn, Twitter, Facebook ve benzeri milyonların görebileceği platformlarda paylaşmak hem etkili hem de aslında sisteme dokunmadan muhalif görünmek istiyorsanız tehlikelidir.

Bu nedenle, 2017'de bir bayimin bana attığı mesajı paylaşmak istiyorum, çünkü bu konuyu bizzat yaşamış ve bunun için milyonlarca dolar fatura ödemiş biriyim. Sessizlik ve görmezden gelmek, bizi bu noktaya getirdi.


"Bu Ülkede Hiç Mi İyi Şeyler Olmuyor?"

2017 yılında “Bu ülkede hiç mi iyi şeyler olmuyor, cımbızla seçip paylaşıyor” diyen insanlar, ülkenin son 10 yılda hukuk ve adalet sıralamasında 100 basamak gerilediğini görüyor mudur? Çoğu için cevap hayırdır sanırım. Nedeni ise aşağıda.

Çetin Altan, 2015 yılının başlarında Çınar Oskay’ın “Halk neden çok büyük tepki göstermedi yolsuzluk iddialarına?” sorusuna şöyle cevap vermişti:

"Yolsuzluğu piyango gibi görüyor. 'Bana da çıkabilir' diyor… Yolsuzluğun bitmesini istemiyor, yolsuzluktan pay almak istiyor."

Türkiye'de rüşvetin yaygın olduğu bilinir ve herkes bundan şikayetçidir. Ancak şikayet edenlerin büyük çoğunluğunun esas rahatsızlığı, kendilerinin de bu çarka dahil olmamasından kaynaklanır.
Prof. Dr. Acar Baltaş


Hitler’in zulmünden kaçarak ülkemize sığınan ve üniversitelerimizde görev alarak Türk akademik yaşamına unutulmaz hizmetler veren yüzlerce Alman profesör vardır. Bu hocaların en önde gelenlerinden biri ekonomi profesörü Prof. Fritz Neumark'tır. Neumark, Türkiye'de iktisat öğreniminin gelişmesinde ve gelir vergisi yasalarının hazırlanmasında önemli katkıları olan Yahudi asıllı bir Alman iktisatçıdır. 1936'da Hitler Almanyasından Türkiye'ye göç ederek, İstanbul Üniversitesi'ne öğretim üyesi olarak katıldı. 1952 yılına kadar Türkiye'de kaldı ve burada maliye ve iktisat dersleri verdi. Seneler sonra Almanya’ya dönerken, bir gazeteci kendisine “Bunca sene Türkiye’de kaldıktan sonra bu ülkeyi nasıl özetlersiniz?” diye sorduğunda, Neumark’ın yanıtı şu olmuştu:
“Negatif seleksiyon.”

Zülfü Livaneli de bu kavramı bir makalesinde kullanarak "Tersine elek (negatif seleksiyon) Türkiye'nin değişmez kuralı oldu" demişti.


Prof. Dr. Arman Kırım, Mor İneğin Akıllısı kitabında diyor ki:

"Ben ne zaman konferanslarımda belli tehlikelere işaret etsem, moral bozmakla itham edilmişimdir. Bu deneyimlerim sonunda şunu öğrendim: Eğer bu ülkede insanları etkileyen bir konuşmacı olmak istiyorsanız, zinhar gerçeklere değinmeyeceksiniz; sadece ve sadece onların duymak istedikleri güzel şeyleri söyleyeceksiniz, stratejilerini doğrulayacaksınız, ne kadar akıllı işler yapmakta olduklarını onaylayacaksınız."


Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu da şöyle demişti:

"Dürüstlük başa bela imiş. Geçen birisi bana diyor ki: Başkanım, geçen bir yerde konuşuluyordu. Herkes dedi ki Muhsin Yazıcıoğlu şöyle, böyle anlatıldı. Sonuçta? (Muhsin Yazıcıoğlu soruyor) Sonuçta dediler ki: O, iktidar olamaz. Niye? Fazla dürüst dediler."

Sonuç olarak, sessizlik ve görmezden gelmek bizi bu noktaya getirdi. Herkesin gördüğü sorunlar üzerine konuşmak yerine, sorunun kökenine inmek ve gerçek çözüm yollarını tartışmak gerekiyor.

22 Eylül 2024 Pazar

Türkiye'nin En Büyük Şanssızlığı

Türkiye’nin hukuk, adalet ve yolsuzluklara karşı mücadelede en büyük şanssızlığı, bu mücadeleyi verebilecek güce ve imkana sahip olanların çoğunun,
bu gücü sistemi iyileştirmek yerine, sistemden pay kapmak için kullanmalarıdır.
Bunun en önemli sebebi de bu kişilerin imkanları ve güçleri, çoğunlukla mevcut sistemin kendilerine sağladığı avantajlardan kaynaklanmaktadır.
Dolayısıyla, bu düzenden faydalananlar, ya bu bozuk yapının bir parçası haline gelir ya da sistemi temelden sarsacak derinlikte ve etkili eleştirilerden kaçınarak zarar görmemeyi tercih ederler.
Siyaset sahnesinin yolsuzluklarla anıldığı Türkiye'de, servet sahiplerinden toplumun önde gelen isimlerine kadar birçok kişi, bu yozlaşmaya sessiz kalarak sistemin bir parçası haline gelmiştir.

Ancak bu durum yalnızca servet sahipleri ve elitlerle sınırlı kalmaz. Sosyal medyada geniş kitlelere hitap eden, yüz binlerce hatta milyonlarca takipçisi olan kişiler de bu sorunun bir parçasıdır. Noam Chomsky’nin “rıza imalatı” kavramı tam da bu durumu açıklamaktadır;sistemin, medya ve iş dünyası aracılığıyla toplumu manipüle ederek, halkın rızasını nasıl ürettiğini ortaya koyar.

1. Rıza İmalatı: İktidarın Meşrulaştırılması
Noam Chomsky, "rıza imalatı" terimini kullanarak, sistemin halkın algılarını nasıl manipüle ettiğini ve kendi meşruiyetini nasıl sağladığını anlatır. Günümüzde bu süreç, yalnızca geleneksel medya üzerinden işlemez.
Twitter, LinkedIn ve Instagram gibi sosyal medya platformlarında geniş takipçi kitlesine sahip bireyler de bu "rıza imalatı" sürecine hizmet etmektedir. Gerçek bir sistem eleştirisi yerine, popülist ve sembolik düzeyde eleştiriler yaparak geniş kitlelere hitap ederler. Bu şekilde hem muhalif gibi görünür, hem de sistemin radarına takılmadan varlıklarını sürdürürler. Toplum nezdinde etkili olan, Sosyal medya ve diğer platformlarda yüzbinlerce takipçisi olanlar, derin ve esaslı eleştirilerden kaçınarak, mevcut düzenle yüzleşmektense yüzeysel bir muhalefet sergilerler. Bu da toplumsal uyanışı engelleyen en önemli faktörlerden biridir.

2. Servet Sahiplerinin ve Etkili Bireylerin Sessizliği: Çıkarcı İşbirliği
Sistemin meşruiyetini sağlamasında bir diğer önemli unsur, servet sahiplerinin ve toplumun etkili bireylerinin çıkarcı sessizliğidir.
Chomsky'nin "çıkarcı işbirliği" olarak nitelendirdiği bu durum, servet sahibi sınıfların mevcut düzenin sunduğu imtiyazlardan fayda sağladıkları için sistemin politikalarını eleştirmekten kaçınmalarını açıklar.
Bu sadece iş dünyasında değil, aynı zamanda akademi, sağlık, eğitim, hukuk gibi alanlarda da geçerlidir. Toplum üzerinde geniş etkisi olan sosyal medya kullanıcıları, iş dünyası liderleri, akademisyenler ve diğer entelektüeller, sistemin can damarlarını eleştirmektense yüzeysel eleştiriler yaparak varlıklarını sürdürürler.

Necip Fazıl Kısakürek’in dediği gibi: “Reis yalnız adaleti değil, ahlakı da her şeyin üstünde tutar.”
Ancak bu kesimler, ahlaki sorumluluğu bir kenara bırakarak çıkarlarını korumak adına yozlaşmış sistemle işbirliği yapar ya da susarak bu çarpık yapının devamına katkı sağlar.
Nurettin Topçu’nun da belirttiği gibi, “Ahlak, insanın vicdanında başlar ve orada biter.”
Ahlaki bozulmanın temelinde, bireylerin vicdanlarından uzaklaşmaları ve menfaatlerinin peşine düşmeleri yatmaktadır. Sistemin yozlaşmasına ses çıkarmayan bu insanlar, ahlaki duruşu terk ederek kendilerini koruma refleksiyle hareket ederler.


3. Göstermelik Muhalefet: Esas Can Damarlarına Basmamak
Chomsky’nin “göstermelik muhalefet” kavramı, Türkiye’deki siyasi ve sosyal yapı üzerinde derin bir etkiye sahiptir.
Görünürde muhalefet edenler, sisteme karşı esaslı bir eleştiriden kaçınarak, sistemin temel dayanaklarına dokunmazlar.
Bu tür bir muhalefet, yüzeysel eleştirilerle yetinir ve gerçek bir sistem değişikliği talebinde bulunmaz.
Muhalefet, popülist söylemlerle geniş kitlelere hitap ederken, derinlemesine bir sistem sorgulamasından uzak durur.
Sadece siyasi aktörler değil, geniş kitleler üzerinde etkisi olan sosyal medya kullanıcıları, akademisyenler, hukukçular ve sağlık profesyonellerine kadar bütün toplumu oluşturan kitleler de bu “göstermelik muhalefet” anlayışını benimsemektedir.
LinkedIn, Twitter gibi platformlarda milyonlarca takipçisi olan kişiler, mevcut düzeni değiştirecek politikalar geliştirmekten kaçınır, yüzeysel eleştirilerle yetinirler.
Bu şekilde hem muhalif görünürler, hem de sistemin radarının dışında kalmayı başarırlar.
Toplumun geniş kesimleri bu türden yanıltıcı eleştirilerle meşgul edilerek, derin bir sistem sorgulamasından uzak tutulur.
Çetin Altan'ın dediği gibi Türk haklı için yolsuzluk ve rüşvet piyango gibidir, itirazı yoktur kenarda piyangonun kendine çıkmasını bekler.
Bu çok uzun yıllardır var olan bir toplumsal olgudur, vergisini kaçıran, çocuğunu torpille işe, okula kaydettirmeyi marifet haline getirmiş bir toplumdan beklenen de budur.
Prof. Dr. Acar Baltaş diyor ki: "Hile yapan ve kural dışına çıkan başkalarını görmek ve izlemek sosyal kabule bir örnektir. Sosyal statüsü ne kadar yüksek olursa olsun, "herkesin" küfür ettiği ortamda küfür etmek ayıp ve terbiyesizlik sayılmaz; son sınıftaki "bütün" öğrencilerin hasta olmadıkları halde rapor aldığı ortamda hasta olmadan rapor almak "sahtekarlık" sayılmaz. 
80 yıl önce Prof. Dr  Fritz Neumark'in "Negatif Seleksiyon" tespiti yaptığı bir toplumun içerisinde yaşıyoruz.

"Türkiye'de rüşvetin yaygın olduğu bilinir ve herkes bundan şikayetçidir. Ancak şikayet edenlerin büyük çoğunluğunun esas rahatsızlığı, kendilerinin de bu çarka dahil olmamasından kaynaklanır." 
Prof. Dr. Acar Baltaş

“İnsanları etkisiz ve itaatkar kılmanın kurnaz yolu, farklı görüşlere sınırlı miktarda tolerans göstermekten geçer. Ancak bir yandan da bu sınırlandırılmış alandaki tartışmaları sürekli canlı tutmak gerekir.”
—Noam Chomsky

Sistemi eleştiren, iyileştirme iddiasında, çabasında bulunanların büyük çoğunluğu  Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu, AİHM, Uluslararası Adalet Divanı (Lahey) Türkiye davalarının detaylarına girip gündem yapamazlar. Danimarka (Dünya adalet endeksinde 1. sırada), Japonya, Yeni Zelanda, Avustralya, G. Kore, İsveç, İsviçre, Almanya gibi hukukun en önde olduğu ülkelerde özellikle  içinde yaşadıkları ve ses çıkarmadıkları sistemin iddialarına çöpe atan binlerce hukuki kararı niye verdiğini, bunun asıl sistemin çöküşü olup olmadığını irdeleyemezler. Bunu ya çıkardan ya korkudan ya da mahalle dışı buldukları için yaparlar.

Gerçekten Türk toplumunu hukuk, adalet, ahlak ve ekonomik olarak lider hale getirmek isteyenlerin kayıplarına rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu örnektir


4. Sistemik Bozulma ve Hukukun Üstünlüğü Endeksi
Türkiye’nin sistemik bozulmasını anlamak için uluslararası endekslerdeki gerilemeye bakmak yeterlidir.
2014 yılında Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 59. sırada yer alan Türkiye, 2023 yılına gelindiğinde 148. sıraya kadar gerilemiştir.
Aynı şekilde, Yolsuzluk Algı Endeksi’nde de ciddi bir düşüş yaşanmıştır; 2013 yılında 53. sırada olan Türkiye, 2023 yılında 115. sıraya düşmüştür.
Bu göstergeler, Türkiye’de adaletin ve hukukun nasıl sistematik olarak zayıfladığını gözler önüne sermektedir.

Necip Fazıl’ın ahlaka dair sözleri bu tabloyu daha da anlamlı kılar: “Ahlak, kanunlarla değil, insan ruhuyla hükmeder.”
Türkiye’de yaşanan bu bozulma, sadece hukukun değil, aynı zamanda ahlaki değerlerin de aşınması ile ilgilidir.
Nurettin Topçu'nun uyarıları ise oldukça yerinde bir özet sunar: “Ahlakın olmadığı yerde hiçbir düzen, hiçbir sistem uzun süre yaşayamaz.”
Türkiye’deki adaletsizlikler ve yolsuzluklar, ahlaki değerlerin erozyona uğradığı bir ortamda kökleşmiştir.
Ahlakın yitirildiği bir toplumda, sadece hukuk değil, toplumsal bütünlük de zarar görür.

Sonuç
Türkiye’de mevcut siyasi ve sosyal yapıyı anlamak için Noam Chomsky’nin “rıza imalatı”, “çıkarcı işbirliği” ve “göstermelik muhalefet” kavramları oldukça işlevseldir. İktidar, medya ve iş dünyası aracılığıyla toplumsal rızayı imal ederken, sosyal medya fenomenleri popülist söylemlerle sistemin devamına hizmet etmektedir. Servet sahipleri ve etkili bireyler, çıkarlarını koruma adına sisteme karşı gerçek bir eleştiri getirmezken, muhalefet yüzeysel eleştirilerle yetinmektedir.

Necip Fazıl Kısakürek ve Nurettin Topçu’nun ahlaka dair uyarıları, bu sistemik bozulmanın temelini gözler önüne sermektedir. Gerçek değişim için, ahlaki değerlere dayalı köklü bir sistem eleştirisi ve reformlar gerekmektedir. Bu değişim, sadece hukukla değil, toplumun ruhunda, vicdanında köklü bir dönüşümü de beraberinde getirmelidir. Ancak bu şekilde Türkiye, adaletin, ahlakın ve hukuk düzeninin tekrar yükseldiği bir ülke haline gelebilir.