Bu Blogda Ara

19 Ekim 2024 Cumartesi

Bu Topraklar: Coğrafya Kaderdir

 Uzun zamandır rüşvetin, yolsuzluğun, adam kayırmanın ve işin ehline verilmemesinin bu topraklarda bir piyango gibi görüldüğüne tanık oluyoruz. Çetin Altan, bunu yıllar önce söylediğinde belki bu kadar yaygın değildi, ama ruhu belliydi. Halk, rüşveti artık bir suç değil, “şans” olarak görmeye başladı.

“Bana da çıkar” umuduyla bekleyenlerin sessizliği, aslında kötülüğün kök salmasına en büyük katkıyı sağladı. Adaleti değil, adaletsizlikten pay almayı umar hale geldiler. Yolsuzluk, bu sistemin yağlı çarkı. Çarkın içine girersen yağlanırsın, dışarıda kalırsan şikâyet edersin. Aslında herkes bir şekilde o çarkın içinde yer almayı bekliyor, sadece sırası gelmeyenler beklemekte.

Her gün duyduğumuz kötülük, ahlaksızlık, suç, artık kimseyi şaşırtmıyor. Şaşırma yetimizi kaybettik. Murat Ağırel’in yazdığı son olay, bu yozlaşmış düzenin geldiği noktayı gösteriyor: Bir hâkim, mahkemenin emanetindeki uyuşturucuyu alıyor, başsavcı vekili ve başka bir hâkimle adliyede âlem yapıyor, ardından cinsel ilişkiye giriyorlar. Ve asıl skandal şu ki, bu olayları soruşturması gereken başsavcı bir uyuşturucu baronu çıkıyor.

Bununla da bitmiyor. Para için özel hastanelerde yeni doğmuş bebeklerin öldürüldüğü haberleri... Bu kadar ahlaksızlık nasıl normalleşir? Sebebi çok eski ve köklü bir zihniyette saklı. Çetin Altan 2015 yılında Çınar Oskay’a verdiği röportajda bu zihniyeti özetlemişti: “Yolsuzluğu piyango gibi görüyorlar. 'Bana da çıkar' diyorlar. Yolsuzluğun bitmesini istemiyorlar, çünkü yolsuzluktan pay almak istiyorlar.”

Bu ülkede görünürde herkes rüşvetten şikâyet eder, ama gerçek şudur: Çoğu insan, rüşvetin varlığından değil, kendisinin pay alamamış olmasından şikâyetçidir. Hatta bazen şikâyet edenler bile bu çarkın bir parçasıdır. Gösteriş olsun diye karşı çıkıyor gibi yaparlar, ama fırsatını bulduklarında o çarkın içinde kaybolurlar. Acar Baltaş bunu çok güzel anlatır: “Rüşveti eleştirirler, ama aslında esas dertleri, rüşvet çarkına dahil olamamalarından kaynaklanır.”

Bazı insanlar sistemi eleştirir, ama aslında tıpkı Martin Niemöller’in dediği gibi, tehlike onlara ulaşana kadar susarlar:

“Naziler komünistler için geldiğinde sesimi çıkarmadım; çünkü komünist değildim.
Sosyal demokratları içeri tıktıklarında sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim.
Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey söylemedim; çünkü sendikacı değildim.
Sonra Yahudiler için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim.
Benim için geldiklerinde, sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”

Bir başka grup ise Noam Chomsky'nin tarif ettiği o sinsi oyunun içindedir:

“İnsanları etkisiz ve itaatkâr kılmanın kurnaz yolu, farklı görüşlere sınırlı bir tolerans göstermekten geçer. Ama bu alan içinde tartışmalar sürekli canlı tutulur ki insanlar kendilerini özgür sanıp aslında sistemin sınırları içinde kalırlar.”

Gerçekleri söylemenin ve doğruluktan şaşmamanın bedelini ise Arman Kırım, “Mor İneğin Akıllısı” kitabında şöyle anlatır:

“Ne zaman konferanslarımda belli tehlikelere işaret etsem, moral bozmakla itham edildim. Bu deneyimlerim sonunda şunu öğrendim: Eğer bu ülkede insanları etkileyen bir konuşmacı olmak istiyorsanız, zinhar gerçeklere değinmeyeceksiniz; sadece ve sadece onların duymak istedikleri güzel şeyleri söyleyeceksiniz. Onların stratejilerini doğrulayacak, ne kadar akıllı işler yapmakta olduklarını onaylayacaksınız.”

İşte bu yüzden Muhsin Yazıcıoğlu’nun yaşadığı anekdot, Türkiye’nin gerçeğini özetler:

“Bir gün birileri bana dedi ki: Başkanım, insanlar sizin dürüstlüğünüzden bahsediyor, ama sonunda ‘Bu kadar dürüst biri iktidar olamaz’ diyorlar.”

Dürüstlük, çıkarlarla örülmüş bir düzende tehlikeli sayılır. Çünkü dürüst biri, çıkar hesaplarının en büyük düşmanıdır. Bu yüzden de kimse dürüst birini iktidarda görmek istemez.

Ben, son on yılda yüzlerce yazı, binlerce paylaşım ve hukuki girişimle haksızlıkların peşine düştüm. İnsanlara adaleti, ahlakı ve vicdanı hatırlatmaya çalıştım. Ama sonunda ne oldu? Düşman kazandım. Gerçekleri söylediğinde, sistemi eleştirdiğinde, seni kucaklamazlar. Seni dışlarlar, yalnız bırakırlar.

Acar Baltaş’ın dediği gibi, sistemi eleştirmek değil, sistemden pay kapmak asıl amaç olmalıydı belki. Ama bana uymazdı. Ben, kendimi bu çarka yakıştıramam.

Kemal Tahir’in şu sözünü unutmamak gerek:

“Ahlak düzeni sağlam olmayan ve soyguncularıyla başa çıkamayan bir toplum, ruhundaki barbarlık duygusunun baskısıyla soyguncularına hayranlık duyar.”

Marcus Aurelius ise şöyle der:

“Hiçbir şey yapmayarak da adaletsizlik yapabilirsiniz.”

Adaletsizliğin kol gezdiği bir yerde sessiz kalmak, bir tercih meselesidir. Ama ben susmamayı tercih ettim. Evet, bedeli ağır oldu. Düşmanlarım çoğaldı, yalnız kaldım. Ama doğru bildiğin yoldan dönmek, o yalnızlıktan daha ağır bir bedeldir.

Herkesin sessiz kaldığı bir dünyada, tek başına haykırmak bazen insanın en büyük zaferi olur.

Bana Uymazdı Zaten

Uzun zamandır rüşvetin bu topraklarda bir piyango gibi görüldüğüne tanık oluyoruz. Çetin Altan, bunu yıllar önce söylediğinde belki bu kadar yaygın değildi, ama ruhu belliydi. Halk çalmayı suç değil, “şans” olarak görür hale geldi. “Bana da çıkar” diye bekleyenlerin sessizliği, aslında suçun kök salmasına en büyük katkıyı sağladı. İnsanlar adaleti değil, adaletsizlikten pay kapmayı umut ediyor. Yolsuzluk, sistemin yağlı çarkı; içinde yer bulursan yağlanırsın, bulamazsan şikâyet edersin. Aslında herkes çarkın içindedir, sadece zamanı gelmemiş olanlar sıradadır.

Her gün kötülüğe, suça, ahlaksızlığa öyle hızla alışıyoruz ki şaşırma yetimizi kaybettik. Duyduğumuz onca hikâye, buzdağının yalnızca görünen kısmı. Düşünsene; en son Murat Ağırel’in yazdığı olay, artık hayal sınırlarını bile zorlar cinsten. Bir hâkim mahkeme emanetindeki uyuşturucuyu alıp başsavcı vekili ve bir başka hâkimle adliyede âlem yapıyor, ardından cinsel ilişkiye giriyorlar. Üstelik, bu skandalı soruşturması gereken başsavcı meğer uyuşturucu baronuymuş.

Ve daha beteri, para için özel hastanelerde yeni doğmuş bebeklerin öldürüldüğü haberleri... Peki, bütün bunların sebebi ne? Bu soru önemli. Çünkü halkın adaletten, doğruluktan uzaklaşmasının ve kötülüğü normalleştirmesinin ardındaki zihniyet, çok eski bir gelenek.

Çetin Altan, 2015’te Çınar Oskay’a verdiği bir röportajda bunu özetledi: “Yolsuzluğu piyango gibi görüyorlar. 'Bana da çıkar' diyorlar. Yolsuzluğun bitmesini istemiyorlar, çünkü yolsuzluktan pay almak istiyorlar.”

Bu ülkede herkes rüşvetten şikâyet eder, ama işin gerçeği şudur: Çoğu insan, rüşvetin varlığından değil, kendisinin pay alamamış olmasından şikâyetçidir. Bunu Prof. Dr. Acar Baltaş'ın tespiti çok güzel özetliyor: “Rüşveti eleştirirler, ama aslında esas dertleri, rüşvet çarkına dahil olamamalarından kaynaklanır.”

Bu yüzden dürüstlüğün başa bela olduğunu hepimiz biliriz. Muhsin Yazıcıoğlu’nun anlattığı anekdot, Türkiye’nin gerçeğini gösterir: “Bir gün birileri bana dedi ki: Başkanım, insanlar sizin dürüstlüğünüzden bahsediyor, ama sonunda ‘Bu kadar dürüst biri iktidar olamaz’ diyorlar.” İşte mesele budur. Bu kadar dürüstsen iktidar olamazsın, çünkü herkes seni kuşku ve korkuyla izler. Dürüstlük, çıkar hesaplarıyla yönetilen bir düzende, insanların gözünde tehlikedir.

Ben, son on yılda yüzlerce yazıyla, binlerce paylaşım ve hukuki girişimle haksızlıkların peşine düştüm. İnsanlara adaleti, ahlakı ve vicdanı hatırlatmaya çalıştım. Ama sonunda ne oldu? Düşman kazandım. Gerçekleri söylediğinde, sistemi eleştirdiğinde, seni kucaklamazlar. Seni dışlarlar, seni yalnız bırakırlar.

Acar Baltaş’ın dediği gibi, sistemi eleştirmek değil, sistemden pay kapmak asıl amaç olmalıydı belki. Ama bana uymazdı. Ben, kendimi bu çarka yakıştıramam.

Adaletsizliğin kol gezdiği bir yerde, sessiz kalmak bir tercihtir. Ama ben susmamayı tercih ettim. Evet, bedeli ağır oldu. Düşmanlarım çoğaldı, yalnız kaldım. Ama doğru bildiğin yoldan dönmek, o yalnızlıktan daha ağır bir bedeldir.

Herkesin sessiz kaldığı bir dünyada, tek başına haykırmak bazen insanın en büyük zaferi olur.

3 Ekim 2024 Perşembe

Sessizlik ve Normalleşme

Türk toplumu, Dünya Ekümenik Kiliseler Konseyi Başkanı Martin Niemöller’in meşhur sözlerini hatırlamalı:

"Naziler komünistler için geldiğinde sesimi çıkarmadım; çünkü komünist değildim. Sosyal demokratları içeri tıktıklarında sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey söylemedim; çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudiler için geldiler, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim. Benim için geldiklerinde, sesini çıkaracak kimse kalmamıştı."

Biz de “onlardan değilim” diyerek görmezden gele gele ve olanları normalleştirerek bugüne geldik. İnsanlar bunu ya maddi ya da manevi çıkar için yaptı, ya da Apartheid rejimi sırasında 20.000'den fazla insanın öldüğü ve yüz binlercesinin gözaltına alındığı Güney Afrika'da, milyonlarca sıradan beyaz Güney Afrikalı gibi, sisteme karşı çıkmaktansa sessiz kalarak yaptı. Sessiz kalanlar, bu düzenin bir parçası olmayı seçtiler.

Gelinen noktada, Türkiye’nin durumu ortada:

  • 2014 yılında Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde 59. sıradaydık, 2023 yılında ise 148. sıraya düştük.
  • Yolsuzluk Algı Endeksi'nde 2013’te 53. sıradayken, 2023’te 115. sıraya indik.
  • Küresel Rekabetçilik Endeksi'nde 2013-2014 yıllarında 44. sıradayken, 2023’te 81. sıradayız.
  • IMF raporuna göre, 10 sene önce dünya ortalamasından kişi başı 1500 dolar daha fazla gelir seviyesindeyken, şimdi 500 dolar geriye düştük.
  • Dünya enflasyon sıralamasında ise Arjantin ve Venezuela’nın ardından dünyada en yüksek 3. enflasyona sahip ülkeyiz (resmi rakamlara göre %61.78). Hissedilen enflasyonu siz düşünün.

Tüm bu rakamlar, liyakatin yerine torpil, rüşvet ve adam kayırmacılığın geçtiği bir sistemin topluma nasıl yayıldığını gösteriyor. Rüşvetin ve yolsuzluğun normalleşmesi, hukuk ve adaletin en arka sıralarda yer aldığı bir toplumda yaşıyoruz.

Peki, muhalif olduğunu söyleyenler? Gerçekten sorunun kaynağı olan bu düzene mi karşı çıktılar, yoksa Noam Chomsky'nin dediği gibi:

"İnsanları etkisiz ve itaatkar kılmanın kurnaz yolu, farklı görüşlere sınırlı miktarda tolerans göstermekten geçer. Ancak bir yandan da bu sınırlandırılmış alandaki tartışmaları sürekli canlı tutmak gerekir."

Chomsky’nin tarif ettiği bu sınır içinde kalmayı mı tercih ettiler? Naziler komünistler için geldiğinde "komünist değilim" demek gibi, ya da sosyal demokratlar içeri tıkıldığında "sosyal demokrat değilim" diyerek, gerçek sorunları görmezden geldiler mi? Merkez bankası faizlerini, KGF kararlarını, özelleştirmeleri tartışmakla yetinenler, kendi patronlarının şirketlerinin vergi silinmesi gibi hukuktan ve adaletten yoksun, toplumsal barışı bozacak meseleleri dile getirmediler. Bu konulara hiç değinmeyip, yokmuş gibi davrandılar.

Gerçekten problemin kaynağına dokunan tartışmalar, makaleler ve videolar yapmak ciddi bir maliyet taşır. Özellikle günümüzde, sosyal medyanın her şeyin önünde olduğu bir çağda, bu tür görüşleri YouTube, LinkedIn, Twitter, Facebook ve benzeri milyonların görebileceği platformlarda paylaşmak hem etkili hem de aslında sisteme dokunmadan muhalif görünmek istiyorsanız tehlikelidir.

Bu nedenle, 2017'de bir bayimin bana attığı mesajı paylaşmak istiyorum, çünkü bu konuyu bizzat yaşamış ve bunun için milyonlarca dolar fatura ödemiş biriyim. Sessizlik ve görmezden gelmek, bizi bu noktaya getirdi.


"Bu Ülkede Hiç Mi İyi Şeyler Olmuyor?"

2017 yılında “Bu ülkede hiç mi iyi şeyler olmuyor, cımbızla seçip paylaşıyor” diyen insanlar, ülkenin son 10 yılda hukuk ve adalet sıralamasında 100 basamak gerilediğini görüyor mudur? Çoğu için cevap hayırdır sanırım. Nedeni ise aşağıda.

Çetin Altan, 2015 yılının başlarında Çınar Oskay’ın “Halk neden çok büyük tepki göstermedi yolsuzluk iddialarına?” sorusuna şöyle cevap vermişti:

"Yolsuzluğu piyango gibi görüyor. 'Bana da çıkabilir' diyor… Yolsuzluğun bitmesini istemiyor, yolsuzluktan pay almak istiyor."

Türkiye'de rüşvetin yaygın olduğu bilinir ve herkes bundan şikayetçidir. Ancak şikayet edenlerin büyük çoğunluğunun esas rahatsızlığı, kendilerinin de bu çarka dahil olmamasından kaynaklanır.
Prof. Dr. Acar Baltaş


Hitler’in zulmünden kaçarak ülkemize sığınan ve üniversitelerimizde görev alarak Türk akademik yaşamına unutulmaz hizmetler veren yüzlerce Alman profesör vardır. Bu hocaların en önde gelenlerinden biri ekonomi profesörü Prof. Fritz Neumark'tır. Neumark, Türkiye'de iktisat öğreniminin gelişmesinde ve gelir vergisi yasalarının hazırlanmasında önemli katkıları olan Yahudi asıllı bir Alman iktisatçıdır. 1936'da Hitler Almanyasından Türkiye'ye göç ederek, İstanbul Üniversitesi'ne öğretim üyesi olarak katıldı. 1952 yılına kadar Türkiye'de kaldı ve burada maliye ve iktisat dersleri verdi. Seneler sonra Almanya’ya dönerken, bir gazeteci kendisine “Bunca sene Türkiye’de kaldıktan sonra bu ülkeyi nasıl özetlersiniz?” diye sorduğunda, Neumark’ın yanıtı şu olmuştu:
“Negatif seleksiyon.”

Zülfü Livaneli de bu kavramı bir makalesinde kullanarak "Tersine elek (negatif seleksiyon) Türkiye'nin değişmez kuralı oldu" demişti.


Prof. Dr. Arman Kırım, Mor İneğin Akıllısı kitabında diyor ki:

"Ben ne zaman konferanslarımda belli tehlikelere işaret etsem, moral bozmakla itham edilmişimdir. Bu deneyimlerim sonunda şunu öğrendim: Eğer bu ülkede insanları etkileyen bir konuşmacı olmak istiyorsanız, zinhar gerçeklere değinmeyeceksiniz; sadece ve sadece onların duymak istedikleri güzel şeyleri söyleyeceksiniz, stratejilerini doğrulayacaksınız, ne kadar akıllı işler yapmakta olduklarını onaylayacaksınız."


Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu da şöyle demişti:

"Dürüstlük başa bela imiş. Geçen birisi bana diyor ki: Başkanım, geçen bir yerde konuşuluyordu. Herkes dedi ki Muhsin Yazıcıoğlu şöyle, böyle anlatıldı. Sonuçta? (Muhsin Yazıcıoğlu soruyor) Sonuçta dediler ki: O, iktidar olamaz. Niye? Fazla dürüst dediler."

Sonuç olarak, sessizlik ve görmezden gelmek bizi bu noktaya getirdi. Herkesin gördüğü sorunlar üzerine konuşmak yerine, sorunun kökenine inmek ve gerçek çözüm yollarını tartışmak gerekiyor.

22 Eylül 2024 Pazar

Türkiye'nin En Büyük Şanssızlığı

Türkiye’nin hukuk, adalet ve yolsuzluklara karşı mücadelede en büyük şanssızlığı, bu mücadeleyi verebilecek güce ve imkana sahip olanların çoğunun,
bu gücü sistemi iyileştirmek yerine, sistemden pay kapmak için kullanmalarıdır.
Bunun en önemli sebebi de bu kişilerin imkanları ve güçleri, çoğunlukla mevcut sistemin kendilerine sağladığı avantajlardan kaynaklanmaktadır.
Dolayısıyla, bu düzenden faydalananlar, ya bu bozuk yapının bir parçası haline gelir ya da sistemi temelden sarsacak derinlikte ve etkili eleştirilerden kaçınarak zarar görmemeyi tercih ederler.
Siyaset sahnesinin yolsuzluklarla anıldığı Türkiye'de, servet sahiplerinden toplumun önde gelen isimlerine kadar birçok kişi, bu yozlaşmaya sessiz kalarak sistemin bir parçası haline gelmiştir.

Ancak bu durum yalnızca servet sahipleri ve elitlerle sınırlı kalmaz. Sosyal medyada geniş kitlelere hitap eden, yüz binlerce hatta milyonlarca takipçisi olan kişiler de bu sorunun bir parçasıdır. Noam Chomsky’nin “rıza imalatı” kavramı tam da bu durumu açıklamaktadır;sistemin, medya ve iş dünyası aracılığıyla toplumu manipüle ederek, halkın rızasını nasıl ürettiğini ortaya koyar.

1. Rıza İmalatı: İktidarın Meşrulaştırılması
Noam Chomsky, "rıza imalatı" terimini kullanarak, sistemin halkın algılarını nasıl manipüle ettiğini ve kendi meşruiyetini nasıl sağladığını anlatır. Günümüzde bu süreç, yalnızca geleneksel medya üzerinden işlemez.
Twitter, LinkedIn ve Instagram gibi sosyal medya platformlarında geniş takipçi kitlesine sahip bireyler de bu "rıza imalatı" sürecine hizmet etmektedir. Gerçek bir sistem eleştirisi yerine, popülist ve sembolik düzeyde eleştiriler yaparak geniş kitlelere hitap ederler. Bu şekilde hem muhalif gibi görünür, hem de sistemin radarına takılmadan varlıklarını sürdürürler. Toplum nezdinde etkili olan, Sosyal medya ve diğer platformlarda yüzbinlerce takipçisi olanlar, derin ve esaslı eleştirilerden kaçınarak, mevcut düzenle yüzleşmektense yüzeysel bir muhalefet sergilerler. Bu da toplumsal uyanışı engelleyen en önemli faktörlerden biridir.

2. Servet Sahiplerinin ve Etkili Bireylerin Sessizliği: Çıkarcı İşbirliği
Sistemin meşruiyetini sağlamasında bir diğer önemli unsur, servet sahiplerinin ve toplumun etkili bireylerinin çıkarcı sessizliğidir.
Chomsky'nin "çıkarcı işbirliği" olarak nitelendirdiği bu durum, servet sahibi sınıfların mevcut düzenin sunduğu imtiyazlardan fayda sağladıkları için sistemin politikalarını eleştirmekten kaçınmalarını açıklar.
Bu sadece iş dünyasında değil, aynı zamanda akademi, sağlık, eğitim, hukuk gibi alanlarda da geçerlidir. Toplum üzerinde geniş etkisi olan sosyal medya kullanıcıları, iş dünyası liderleri, akademisyenler ve diğer entelektüeller, sistemin can damarlarını eleştirmektense yüzeysel eleştiriler yaparak varlıklarını sürdürürler.

Necip Fazıl Kısakürek’in dediği gibi: “Reis yalnız adaleti değil, ahlakı da her şeyin üstünde tutar.”
Ancak bu kesimler, ahlaki sorumluluğu bir kenara bırakarak çıkarlarını korumak adına yozlaşmış sistemle işbirliği yapar ya da susarak bu çarpık yapının devamına katkı sağlar.
Nurettin Topçu’nun da belirttiği gibi, “Ahlak, insanın vicdanında başlar ve orada biter.”
Ahlaki bozulmanın temelinde, bireylerin vicdanlarından uzaklaşmaları ve menfaatlerinin peşine düşmeleri yatmaktadır. Sistemin yozlaşmasına ses çıkarmayan bu insanlar, ahlaki duruşu terk ederek kendilerini koruma refleksiyle hareket ederler.


3. Göstermelik Muhalefet: Esas Can Damarlarına Basmamak
Chomsky’nin “göstermelik muhalefet” kavramı, Türkiye’deki siyasi ve sosyal yapı üzerinde derin bir etkiye sahiptir.
Görünürde muhalefet edenler, sisteme karşı esaslı bir eleştiriden kaçınarak, sistemin temel dayanaklarına dokunmazlar.
Bu tür bir muhalefet, yüzeysel eleştirilerle yetinir ve gerçek bir sistem değişikliği talebinde bulunmaz.
Muhalefet, popülist söylemlerle geniş kitlelere hitap ederken, derinlemesine bir sistem sorgulamasından uzak durur.
Sadece siyasi aktörler değil, geniş kitleler üzerinde etkisi olan sosyal medya kullanıcıları, akademisyenler, hukukçular ve sağlık profesyonellerine kadar bütün toplumu oluşturan kitleler de bu “göstermelik muhalefet” anlayışını benimsemektedir.
LinkedIn, Twitter gibi platformlarda milyonlarca takipçisi olan kişiler, mevcut düzeni değiştirecek politikalar geliştirmekten kaçınır, yüzeysel eleştirilerle yetinirler.
Bu şekilde hem muhalif görünürler, hem de sistemin radarının dışında kalmayı başarırlar.
Toplumun geniş kesimleri bu türden yanıltıcı eleştirilerle meşgul edilerek, derin bir sistem sorgulamasından uzak tutulur.
Çetin Altan'ın dediği gibi Türk haklı için yolsuzluk ve rüşvet piyango gibidir, itirazı yoktur kenarda piyangonun kendine çıkmasını bekler.
Bu çok uzun yıllardır var olan bir toplumsal olgudur, vergisini kaçıran, çocuğunu torpille işe, okula kaydettirmeyi marifet haline getirmiş bir toplumdan beklenen de budur.
Prof. Dr. Acar Baltaş diyor ki: "Hile yapan ve kural dışına çıkan başkalarını görmek ve izlemek sosyal kabule bir örnektir. Sosyal statüsü ne kadar yüksek olursa olsun, "herkesin" küfür ettiği ortamda küfür etmek ayıp ve terbiyesizlik sayılmaz; son sınıftaki "bütün" öğrencilerin hasta olmadıkları halde rapor aldığı ortamda hasta olmadan rapor almak "sahtekarlık" sayılmaz. 
80 yıl önce Prof. Dr  Fritz Neumark'in "Negatif Seleksiyon" tespiti yaptığı bir toplumun içerisinde yaşıyoruz.

"Türkiye'de rüşvetin yaygın olduğu bilinir ve herkes bundan şikayetçidir. Ancak şikayet edenlerin büyük çoğunluğunun esas rahatsızlığı, kendilerinin de bu çarka dahil olmamasından kaynaklanır." 
Prof. Dr. Acar Baltaş

“İnsanları etkisiz ve itaatkar kılmanın kurnaz yolu, farklı görüşlere sınırlı miktarda tolerans göstermekten geçer. Ancak bir yandan da bu sınırlandırılmış alandaki tartışmaları sürekli canlı tutmak gerekir.”
—Noam Chomsky

Sistemi eleştiren, iyileştirme iddiasında, çabasında bulunanların büyük çoğunluğu  Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu, AİHM, Uluslararası Adalet Divanı (Lahey) Türkiye davalarının detaylarına girip gündem yapamazlar. Danimarka (Dünya adalet endeksinde 1. sırada), Japonya, Yeni Zelanda, Avustralya, G. Kore, İsveç, İsviçre, Almanya gibi hukukun en önde olduğu ülkelerde özellikle  içinde yaşadıkları ve ses çıkarmadıkları sistemin iddialarına çöpe atan binlerce hukuki kararı niye verdiğini, bunun asıl sistemin çöküşü olup olmadığını irdeleyemezler. Bunu ya çıkardan ya korkudan ya da mahalle dışı buldukları için yaparlar.

Gerçekten Türk toplumunu hukuk, adalet, ahlak ve ekonomik olarak lider hale getirmek isteyenlerin kayıplarına rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu örnektir


4. Sistemik Bozulma ve Hukukun Üstünlüğü Endeksi
Türkiye’nin sistemik bozulmasını anlamak için uluslararası endekslerdeki gerilemeye bakmak yeterlidir.
2014 yılında Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 59. sırada yer alan Türkiye, 2023 yılına gelindiğinde 148. sıraya kadar gerilemiştir.
Aynı şekilde, Yolsuzluk Algı Endeksi’nde de ciddi bir düşüş yaşanmıştır; 2013 yılında 53. sırada olan Türkiye, 2023 yılında 115. sıraya düşmüştür.
Bu göstergeler, Türkiye’de adaletin ve hukukun nasıl sistematik olarak zayıfladığını gözler önüne sermektedir.

Necip Fazıl’ın ahlaka dair sözleri bu tabloyu daha da anlamlı kılar: “Ahlak, kanunlarla değil, insan ruhuyla hükmeder.”
Türkiye’de yaşanan bu bozulma, sadece hukukun değil, aynı zamanda ahlaki değerlerin de aşınması ile ilgilidir.
Nurettin Topçu'nun uyarıları ise oldukça yerinde bir özet sunar: “Ahlakın olmadığı yerde hiçbir düzen, hiçbir sistem uzun süre yaşayamaz.”
Türkiye’deki adaletsizlikler ve yolsuzluklar, ahlaki değerlerin erozyona uğradığı bir ortamda kökleşmiştir.
Ahlakın yitirildiği bir toplumda, sadece hukuk değil, toplumsal bütünlük de zarar görür.

Sonuç
Türkiye’de mevcut siyasi ve sosyal yapıyı anlamak için Noam Chomsky’nin “rıza imalatı”, “çıkarcı işbirliği” ve “göstermelik muhalefet” kavramları oldukça işlevseldir. İktidar, medya ve iş dünyası aracılığıyla toplumsal rızayı imal ederken, sosyal medya fenomenleri popülist söylemlerle sistemin devamına hizmet etmektedir. Servet sahipleri ve etkili bireyler, çıkarlarını koruma adına sisteme karşı gerçek bir eleştiri getirmezken, muhalefet yüzeysel eleştirilerle yetinmektedir.

Necip Fazıl Kısakürek ve Nurettin Topçu’nun ahlaka dair uyarıları, bu sistemik bozulmanın temelini gözler önüne sermektedir. Gerçek değişim için, ahlaki değerlere dayalı köklü bir sistem eleştirisi ve reformlar gerekmektedir. Bu değişim, sadece hukukla değil, toplumun ruhunda, vicdanında köklü bir dönüşümü de beraberinde getirmelidir. Ancak bu şekilde Türkiye, adaletin, ahlakın ve hukuk düzeninin tekrar yükseldiği bir ülke haline gelebilir.

Göstermelik muhalefet ve Rıza imalatı

Bir ülkede siyasi iktidar yolsuzluklarla anılırken, servet sahiplerinin ve toplumun tanınan isimlerinin bu duruma sessiz kalması; hatta kimi zaman iktidarla işbirliği yaparak güç ilişkilerini sürdürmesi, Noam Chomsky’nin “rıza imalatı” ve “sistemik işbirliği” kavramlarıyla açıklanabilir. 

1. Rıza İmalatı: İktidarın Meşrulaştırılması

Noam Chomsky, “rıza imalatı” kavramını açıklarken, iktidarın halkın algısını manipüle ederek nasıl kendi konumunu meşrulaştırdığını ortaya koyar. Bu süreçte medya, iş dünyası ve diğer etkili kesimlerin işbirliğiyle, yozlaşmış ve baskıcı bir yönetim bile halkın gözünde normalleştirilebilir. 

İktidar, büyük medya organlarını ya doğrudan kontrol ederek ya da dolaylı biçimde baskı uygulayarak, medyayı kendi çıkarlarına hizmet eden bir araç haline getirmiştir. Medya, yolsuzluk iddialarını ya görmezden gelir ya da üstünü örterek iktidarın söylemini halka yayar. Bu süreçte bazı medya organları, hükümet yetkililerine yönelik ağır yolsuzluk iddialarını ya hiç gündeme getirmez ya da iktidarın çizdiği çerçevede sunarak halkın algısını yönlendirmeye çalışır..

Chomsky’nin analizine göre, böylesi bir ortamda halk, “gerçek muhalefet”ten uzaklaştırılır ve iktidarın oluşturduğu yanılsamalarla meşgul edilir. Medyanın iktidarın propagandasını yaparak, muhalif sesleri bastırması, toplumsal rızanın imal edilmesinin bir parçasıdır.

2. Servet Sahiplerinin Sessizliği: Çıkarcı İşbirliği

Bir diğer önemli unsur, servet sahibi sınıfların ve iş dünyasının, yozlaşmış yönetimlere karşı sessiz kalmaları ya da çıkarlarını koruma adına onlarla işbirliği yapmalarıdır. 

Yine Chomsky’nin analizine göre, bu durum “sınıfsal işbirliği” ya da “çıkarcı sessizlik” olarak açıklanabilir. Servet sahibi sınıflar, mevcut düzenin sunduğu imtiyazlardan fayda sağladıkları için, iktidarın politikalarını eleştirmekten kaçınır, hatta zaman zaman bu politikaları meşrulaştıran söylemlerin parçası olurlar.

3. Göstermelik Muhalefet: Esas Can Damarlarına Basmamak

Chomsky’ye göre, muhalefet bazı durumlarda yüzeysel eleştirilerle yetinir ve iktidarın esas çıkarlarına dokunmaz. Bu tür bir muhalefet, görünürde iktidara karşıymış gibi durur, ancak sistemin temel yapılarını sorgulamaz. Bazı siyasi ve ekonomik aktörler, iktidarı eleştirir gibi görünse de, esas olarak iktidarın en büyük dayanaklarına fazla dokunmazlar.

Bu bağlamda, muhalefetin büyük sermaye gruplarına yönelik eleştirileri sınırlı kalırken, sistemin kendisi eleştiri dışı bırakılır. Bu, iktidarın ekonomi politikaları ya da medya üzerindeki kontrolü gibi konuların ancak yüzeysel olarak tartışılmasıyla sonuçlanır. Muhalefet, halka yönelik popülist söylemler geliştirse de, mevcut düzeni köklü biçimde değiştirecek politikalardan uzak durur.

Örneğin, bazı muhalif siyasi partilerin, büyük sermaye gruplarına yönelik eleştirilerinin sınırlı olması ve daha çok günlük politik tartışmalar üzerinde yoğunlaşması, Chomsky’nin “göstermelik muhalefet” kavramına uyan bir durumu işaret eder. Gerçek değişim için köklü bir sistem eleştirisi gerekirken, muhalefet sadece sembolik düzeyde eleştiri yapmakla yetinir.

Sonuç: Sistemik Rıza ve Oligarşik Düzen

Yolsuzluk ve baskı, bu ittifaklar sayesinde meşrulaştırılır ve toplumun geniş kesimleri üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılır. Medya, iktidarın söylemini yayarken, servet sahipleri ve iş dünyası, bu düzenden faydalandıkları sürece sessiz kalmayı ya da iktidarla işbirliği yapmayı tercih eder.

Bu yapısal işbirliği, Chomsky’nin “rıza imalatı” teorisiyle örtüşen bir süreçtir. Gerçek muhalefetin sesi bastırılırken, göstermelik muhalefetle iktidarın çıkarları korunur. Sonuç olarak, siyasal düzen, hem medya hem de sermaye tarafından desteklenen bir oligarşi haline gelir. Bu durum, demokratik bir toplumda olması gereken denetleme ve hesap verme mekanizmalarının işlevsiz hale gelmesine neden olur ve sistemin köklü değişiklikler olmadan devam etmesini sağlar.

Bu tablo şöyle özetlenebilir: İktidar, servet sahipleri ve medyanın işbirliği, halkın gözünde meşruiyetini koruyarak, yapısal bir rıza imalatı süreciyle siyasal ve ekonomik elitlerin çıkarlarına hizmet eden bir düzen yaratır.

21 Eylül 2024 Cumartesi

Bilgisizlik Sözleşmesi: Görmedim, Duymadım, Bana Ne; Otorite Diyorsa, Vardır Bir Bildiği

 Melissa Steyn’in “bilgisizlik sözleşmesi” (ignorance contract) kavramı, özellikle toplumların belirli bilgileri, gerçekleri veya adaletsizlikleri bilmemeyi ya da görmezden gelmeyi tercih etmesi üzerine odaklanır. Bu kavram, genellikle egemen grupların, hak ihlalleri veya baskı sistemlerine dair sorumluluğu üstlenmemek ya da bu sorunlarla yüzleşmemek amacıyla oluşturduğu bilinçli bir “bilgi boşluğu” yaratma eğilimini tarif eder. Steyn’in perspektifi, bu tür bilgisizliklerin toplumsal ve siyasal düzenin devamını sağlamak için kasıtlı olarak sürdürüldüğünü vurgular.

Augusto Pinochet’in Şili’deki diktatörlüğü, bu kavramı açıklamak için güçlü bir örnektir. 1973-1990 yılları arasında Pinochet rejimi, insan hakları ihlalleri, işkence, zorla kaybetmeler ve siyasi muhaliflere yönelik baskılarla tanındı. Ancak bu dönemde birçok Şilili, ya rejimin yaptıklarını bilmemeyi seçti ya da hükümetin baskı politikalarını meşrulaştıran söylemleri kabul etti. Özellikle Pinochet’in ekonomik reformlarının başarılarına odaklanarak insan hakları ihlallerini görmezden gelen bir kesim vardı. “Bilgisizlik sözleşmesi” burada, halkın bir bölümünün baskı ve zulümle ilgili sorumluluk hissetmemesini, otoriteye güvenerek "mutlaka bir bildikleri vardır" düşüncesiyle hareket etmesini simgeler. Bu, Steyn’in kavramı ile örtüşür; çünkü insanlar, rahatsız edici gerçeklerle yüzleşmek yerine, rejimin güvenlik veya refah sağladığını düşündükleri alanlara odaklanmayı tercih ettiler.

Dünyadan Diğer Örnekler

  1. Güney Afrika Apartheid Rejimi: Apartheid dönemi Güney Afrika'sında beyazlar, siyahların maruz kaldığı ırk ayrımcılığı, baskı ve şiddeti bilmemeyi ya da bu durumu meşrulaştıran söylemleri kabul etmeyi tercih ettiler. Beyaz nüfusun büyük bir bölümü, devletin uyguladığı ayrımcılığı sorgulamadı ve kendi refahlarını devam ettirmek adına bu sistemin sürmesine sessiz kaldı. Bu da Steyn’in “bilgisizlik sözleşmesi” kavramının bir örneği olarak görülebilir.

  2. Nazi Almanyası: Adolf Hitler’in Nazi rejimi döneminde, Almanya’da birçok insan Yahudilere ve diğer azınlıklara karşı yapılan soykırımı bilmemeyi veya “görmemeyi” seçti. Nazi rejiminin propaganda ve baskısı altında yaşayan Alman halkının büyük bir kısmı, Holokost hakkında bilgileri olmasına rağmen, ya bunu meşru gördü ya da görmezden geldi. Toplumun önemli bir kesimi, hükümetin söylemlerine uyarak otoritenin bu politikalarının gerekçeli olduğuna inanmayı tercih etti. Bu da "bilgisizlik sözleşmesi"nin başka bir örneğidir.

  3. ABD’de Irksal Eşitsizlik ve Sistemik Irkçılık: ABD’de uzun yıllar boyunca beyazların büyük bir bölümü, siyah Amerikalıların maruz kaldığı ırksal eşitsizlik ve ayrımcılığı görmezden geldi veya bilmemeyi tercih etti. Özellikle Jim Crow yasaları ve kölelik sonrası dönemde, beyazlar ırk ayrımcılığı ve şiddetin sürmesine, kendi sosyal ve ekonomik avantajlarını kaybetmemek için sessiz kaldı. Hatta günümüzde bile, birçok kişi, “bilgisizlik sözleşmesi” çerçevesinde, sistemik ırkçılığı reddetmeyi veya bu konuda duyarsız kalmayı sürdürüyor.

Türkiye'deki durumu değerlendirmeyi size bırakıyorum.  6-7 Eylül olayları, Kürt vatandaşalralın durumu ve KHK meselesine bakın

16 Eylül 2024 Pazartesi

Barabbas Toplumu: Bilgisizlik Sözleşmesine Uyan Toplumlar İçin Bir Sonraki Aşama

Melissa Steyn'in “bilgisizlik sözleşmesi” kavramı, Güney Afrika’nın apartheid döneminde beyazların gönüllü olarak baskı rejimini görmezden gelmelerini ve bu durumdan fayda sağlamalarını tarif ederken, bireylerin ve toplumların sorumluluklarını sorgulayan güçlü bir eleştiridir. Steyn’e göre, bu tür bir bilgisizlik, aslında bilginin ve farkındalığın bastırılmasını içerir; beyaz toplumlar kendi ayrıcalıklarını korumak için siyahların çektiği acıları görmezden gelirler. Ancak, toplumsal değişim ve adalet arayışı, bu gönüllü körlüğün aşılmasını gerektirir.

Bu bağlamda Barabbas olayı, adalet, suç, sorumluluk ve halkın tercihleri gibi kavramlar etrafında dönen tarihsel ve dini bir vaka olarak bilgisizlik sözleşmesine uyan toplumlar için önemli bir ayna işlevi görebilir. Bu olay, toplumsal körlüğün ve sorumluluktan kaçınmanın ne tür sonuçlara yol açabileceğini ve halkın tercihlerini nasıl manipüle edebileceğini ortaya koyar.

Bilgisizlik Sözleşmesi: Güney Afrika'da Beyazların Gönüllü Körlüğü:

Steyn’in “bilgisizlik sözleşmesi” kavramı, apartheid rejiminin beyaz halkın bilinci üzerinde nasıl bir etki yarattığını açıklamaya çalışır. Apartheid döneminde beyazlar, siyahların sistematik olarak ayrımcılığa, baskıya ve şiddete maruz kaldığını bilseler de, bu gerçeği göz ardı ederek kendi ayrıcalıklarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Bu gönüllü cehalet, beyaz üstünlüğüne dayalı düzenin devam etmesine olanak sağlamış ve apartheid rejiminin sürdürülmesinde temel bir rol oynamıştır.

Bu bağlamda, bilgisizlik bir savunma mekanizması olarak işler; beyazlar apartheid'ın adaletsizliklerine gözlerini kapayarak kendi ayrıcalıklı konumlarını korumuşlardır. Steyn, bu durumu bir sözleşme olarak tanımlar çünkü beyazlar toplu olarak bu körlüğü benimsemiş ve bu düzenin sürmesine katkıda bulunmuştur.

Barabbas Olayı ve Toplumsal Körlük:

Barabbas olayı, İncil'de Yahudi halkının, suçsuz olan İsa'yı değil, suçlu Barabbas'ı serbest bırakmayı tercih etmesiyle sonuçlanan bir seçim olarak anlatılır. Bu olay, halkın bilerek yanlış bir tercihte bulunabileceğini, toplumsal körlük ve manipülasyonun nasıl işleyebileceğini gösteren güçlü bir metafordur. Yahudi halkı, dini liderlerinin ve o dönemin siyasi düzeninin etkisiyle, suçsuz İsa yerine suçlu Barabbas'ı seçer. Bu seçim, halkın toplumsal adaletsizliği nasıl meşrulaştırılabileceğini gözler önüne serer.

Bu bağlamda Barabbas olayı, Steyn’in bilgisizlik sözleşmesi kavramıyla benzer bir işlev görür. Toplumun bir kesimi, bilgi ve farkındalık sahibi olduğu halde adaletsiz bir tercihte bulunur; suçlu olan affedilirken suçsuz olan cezalandırılır. Bu olayda da tıpkı apartheid Güney Afrika’sındaki gibi, toplumsal düzeni sürdüren bir körlük söz konusudur.

Barabbas Olayı ve Apartheid Dönemi Beyaz Toplumunun Sorumluluğu:

Apartheid döneminde beyaz toplum, sistemin siyah halk üzerindeki yıkıcı etkilerini bilmesine rağmen, bu durumdan fayda sağlamaya devam etti. Barabbas olayı, bu tür toplumsal körlüğü ve sorumluluktan kaçınmayı simgeler. Beyazların ayrıcalıklarını sürdürmek için gerçekleri görmezden gelmeleri, bir anlamda suçlu Barabbas’ı serbest bırakmaya benzer bir durumdur. Suç ve sorumluluk arasındaki sınırların bulanıklaştığı bu olayda, beyaz toplum, tıpkı Barabbas’ın affedilmesi gibi, apartheid’ın adaletsizliğini sürdürmeye gönüllü olmuştur.

Steyn’in bilgisizlik sözleşmesi kavramı, Barabbas olayındaki gibi bir toplumsal sorumluluktan kaçınma durumunu eleştirir. Bu tür bir cehalet, aslında bilinçli bir tercihtir ve toplumsal adaletsizliğin sürmesine katkıda bulunur. Beyazların apartheid rejimini görmezden gelmesi, suça ortak olmanın bir başka yoludur ve bu suç, sadece siyah halkı değil, aynı zamanda beyaz toplumun vicdanını da etkileyen bir durumdur.

Toplumlar eğer bilgisizlik sözleşmesine uyum safhasıda ise sonrasında  Barabbas  topluma olmaya yakındır demektir!